Reklam
Yrd.Doç.Dr.Ahmet Emin SEYHAN

Yrd.Doç.Dr.Ahmet Emin SEYHAN

Trafik Kazaları, Kadercilik ve Yüce Allah’a Atılan Korkunç Bir İftira

27 Mayıs 2017 - 02:07

Günümüzde trafik kurallarını öğrenmek ve buna uygun davranmak, fert ve toplum hayatının bir vazgeçilmezidir. Zira trafik kurallarına uyulmadığı zaman kazalar artmakta; ölümler, yaralanmalar, maddî kayıplar, acılar ve gözyaşları bir türlü azalmamaktadır. Bütün bu yaşananları; “Alın yazısı! Kader işte! Elden ne gelir! Olacağı varmış! Yiyip-içeceği bu kadarmış!” gibi ifadelerle geçiştirmek ve “meselenin derinlemesine analiz edilmesini engellemek” son derece yanlıştır. Çünkü bu tür ifadeler, insanların hatalarından ders çıkarmasına mani olmakta ve onları “kaderciliğe” sürüklemektedir.

Nitekim istatistikler, trafik kazalarının çoğunluğunun “insan kaynaklı” olduğunu ortaya koymaktadır. Her ne kadar kazalar “beklenmedik olay” şeklinde tanımlansa da, bunların arkasındaki “ihmali ve hatalı davranışları” görmezlikten gelmek asla doğru değildir. Dolayısıyla kader konusunda doğru bir anlayışa sahip olmak ve tedbirler almak, “kazaları ortadan kaldırma ya da en asgariye indirmede” etkili olacaktır.

Çünkü iyiliğin/ hayrın ve kötülüğün/ şerrin Yüce Allah tarafından yaratılması, insanın iradesi ve seçimleri hususunda bir “belirleme” değildir. Zira Allah Teâlâ, küllî ve ezelî bilgisiyle zaten her şeyi bilmekte ve kuşatmaktadır. Nitekim Onun ilâh olması, yaratmış olduğu mahlûkat hakkında “ezelî olarak bilgi sahibi olmasını” zorunlu kılar. Dolayısıyla kul, Allah bildiği için değil kendi karakterinin gereği o fiili işler ( el-İsrâ, 17/84), Yüce Allah da kulun gidişatını çok iyi bildiği için onun isteğini yaratır.

Bu nedenle günümüz insanının kader felsefesine ters olarak “Allah bildiği için kul yapmaz” veya “Yüce Allah, insanların irade ve tercihlerinden sonra bilgi sahibi olmaz.” Eğer öyle olduğu iddia edilirse bu durum, Yüce Allaha atılmış büyük bir iftira olur; Allahın bilgisinin eksikliği ve ahiretin anlamsızlığı sonucunu doğurur.

Ne demek istediğimizi bir örnekle açıklayalım.

Normal bir sürücü (normal sürücü derken bu şahsın profesyonel araba yarışçısı olmadığını, aracının özel olarak dizayn edilmediğini ve sürülen yolun da yarış pisti olmadığını söylemeye çalışıyoruz), azamî 120 km hızla gidilmesi gereken bir otoyolda, kendi iradesiyle 230 veya 260 km sürate ulaşırsa, üstelik hava yağışlı ve otomobilin tekerlek ömrü de tamamlanmışsa, böyle bir durumda trafik kazasının gerçekleşmesi kaçınılmaz olur. Bu hızdaki bir otomobilin ilk virajı alamayarak savrulması, taklalar atması, şarampolden aşağı yuvarlanması ve içindeki sürücünün de ölmesi ya da sakat kalması iki seçenekten birisidir.

Bu iki seçenekten hangisinin gerçekleşeceği bize göre meçhulken Yüce Allahın bilgisi dâhilindedir. Zira istikbalde meydana gelecek bir olay onu gerçekleştirecek “sebep” ortaya çıkıncaya kadar diğer alternatifler arasında “açık bir ihtimal olarak” bulunmaya devam eder. Yani; Allah Teâlâ tarafından önceden tespit edilen “olaylar/ hâdiseler” değil, “potansiyeller, güçler ve kudretler”dir. (Bkz. Sıddıkî, Mazharuddin, İslam Dünyasında Modernist Düşünce, Çev.: Murat Fırat/ Göksel Korkmaz, Dergah Yay., İstanbul, 1990, s. 83-85).

Zira evrende böyle bir düzen/ nizam vardır ve insanoğlu da bu işleyişe tâbîdir. Bir başka ifadeyle insanoğlu, “önceden tayin ve tespit olmaksızın belli sınırlar içinde potansiyel olarak iyilik ya da kötülük yapma kabiliyet ve kapasitesine” sahiptir.

Bu bakımdan örneğimizdeki hız tutkunu sürücü öldüğünde intihar etmiş, engelli kaldığında ise böyle bir sonu kendisi hazırlamış olur.Çünkü burada suçlu, trafik kurallarını umursamayan o kişinin ta kendisidir.

Ancak işgüzarın biri; “Takdiri ilâhî! Zaten bu kaza olacakmış! Kader işte! Elden ne gelir? Olacağı varmış! Alın yazısı! Yiyip-içeceği bu kadarmış!” gibi ifadelerle bütün suçu Yüce Allaha atar ve sorumsuz sürücüyü aklamaya kalkışırsa bu, Yüce Allaha atılmış korkunç bir iftira olur. Nitekim konuyla ilgili âyet açıktır. Birlikte okuyalım.

“Onlar, herhangi bir kötü şey işledikleri zaman, ‘Atalarımızı böyle yaparken bulduk; zaten Allah da bize öyle emretti, derler. De ki: ‘Allah kötü bir şeyi emretmez. Allah hakkında nasıl olur da bilmediklerinizi söylersiniz (Ona iftira atarsınız)?” (el-Arâf, 7/28)

Görüldüğü üzere söz konusu sürücü, trafik kurallarını umursamamış, bakımsız arabasıyla aşırı hız yapmış, kötü bir karar almış, aldığı kararın acı sonucuyla karşılaşmış ve kendi “kaderini” kendisi şekillendirmiştir. Bu nedenle, “Allah, bu kazayı ezelî ilmiyle biliyordu” diyerek sorumluluktan kaçmaya kalkışanlara payanda olmak ve gerçekleri saptırmak yanlıştır. Nitekim Allahın ezelî ilmini istismar ederek işlediği suçun ahlâkî sorumluluğundan “kader” bahanesiyle kaçanlara şöyle söylenebilir:

“Elbette Allah Teâlâ, bu sürücünün hız tutkusuna esir olup aşırı hız yapacağını, taklalar atacağını ve sakat kalacağını biliyordu”  bu, doğru. Ancak Allah Teâlâ, “Bu şoförün hız tutkusunu kontrol altına alıp sürat yapmayacağını, kazaya sebebiyet vermeyeceğini ve sakat kalmayacağını da biliyordu.” Dolayısıyla her ikisi de Allahın ezelî bilgisindedir ve tercih edene göre meçhuldür. Yani Yüce Allahın ezelî ilmi, bu sürücüyü aşırı hız yapmaya zorlamamıştır. Bu şahıs, Yüce Allahın koyduğu yasaları çiğnemiş ve yaptığı yanlışın feci sonucuyla karşılaşmıştır.

Zira Yüce Allah; “insanlara mühlet verdiğini”, (en-Nahl, 16/61; el-Fâtır, 35/45) “sorumluluk sahibi olanların işlerini düzelteceğini” (el-Ahzâb, 33/70-71), “kendi hâlini değiştirmeyenlerin hâlini değiştirmeyeceğini” (er-Rad, 13/11; el-Enfâl, 8/53), “kendisini ananları anacağını” (el-Bakara, 2/152), “unutanları unutacağını/ umursamayacağını” (et-Tevbe, 9/67), “günaha ve bozgunculuğa geri dönenlere kendisinin de azaba geri döneceğini” (el-İsrâ, 17/8), “inançlarının gereğini yapmaktan geri dönenlere desteğini çekeceğini” (el-Enfâl, 8/19), “dinine yardım edenlere yardım edeceğini” (Muhammed, 47/7), “şükredenlere nimetini artıracağını” (İbrâhim, 14/7) ifade ederken “şartlı cümleler” kurmakta ve insanları uyarmaktadır.

Yüce Allahın bu şartlı ifadeleri, “kullarını önceden belirlediği davranış kalıplarına mahkûm ve mecbur etmediğinin” en bariz/ açık/ kesin/ keskin delilidir.

Bu bakımdan Yüce Allahın ezelî ilmi bir yana, insan için eylemleri bakımından “alna yazılmış bitmiş bir kader” söz konusu değildir; insanın kaderi, yapıp ettiklerine göre an be an yazılmaya devam etmekte; niyetine, samimiyetine ve gayretine göre şekillenmektedir. Kaldı ki eğer böyle olmasaydı, “insanların programlanmış bir robottan hiçbir farkları” kalmazdı; onları imtihan etmenin, gidişatlarını kontrol etmelerini istemenin, “yukarıdaki âyetlerde olduğu gibi koşullu cümleler kurmanın”, başkalarına iyilik etmenin, onlardan hayır dua beklemenin, tövbenin, duanın (el-Furkân, 25/77. Ayrıca bkz. el-Bakara, 2/186) ve ibadetin hiçbir anlamı olmazdı. (Nitekim eğer dua etmekle hiçbir şey değişmeyecek idiyse, neden dua etmemiz istenmektedir? Aklı başında her insanın bu soruya mantıklı ve tutarlı cevap vermesi gerekmektedir.)

Bu nedenle “yanlış bir kader anlayışı” ile hareket ederek aşırı hız yapan ve ölen sürücünün yakınlarını -güya- teselli etmek için “trafik kazalarının kader olduğunu söylemek”, “hem onların hem de başkalarının bu acı hâdiseden ders çıkarmalarına engel olmak” ve “bütün suçuYüce Allahın irade ve kudretine havale etmek” kesinlikle doğru, haklı, tutarlı, insaflı ve adil bir yaklaşım değildir. Böyle yapmak, Yüce Allaha alenen iftira atmaktır. Hiç kuşkusuz bu suçu işleyenler ahirette bunun hesabını vereceklerdir.

Şurası bir gerçektir ki, Allah Teâlâ sapmayı dileyeni sapıklığıyla baş başa bırakmakta (es-Sâff, 61/5; el-İnsan, 76/29-31), hidayeti arzulayan ve bunun için çaba sarf edene de hidayet yollarını göstermektedir. (ez-Zümer, 39/23)

Zira Yüce Allah Kurân-ı Kerîmde; “Dileyen inansın dileyen de inkâr etsin” (el-Kehf, 18/29) buyurmaktadır. Dolayısıyla karar insanın özgür iradesine bırakılmıştır. Bir kul, Allah Teâlâya inanmayı diler ve bu konuda ciddi bir çaba içinde olursa Allah Teâlâ onun kalbini genişletir, gönlüne huzur verir ve hidayet yollarını ona gösterir. (el-Enâm, 6/125-126; ez-Zümer, 39/22; et-Tegâbun, 64/11). Bu bakımdan insanoğlu sebepleri tahakkuk ettirirse Yüce Allah da onun için hayırlı sonuçları yaratır.

Bu nedenledir ki, “Takdiri ilâhî! Zaten bu kaza olacakmış! Kader işte! Elden ne gelir? Olacağı varmış! Yiyip-içeceği bu kadarmış!” gibi sözler çok ama çok tehlikelidir. Anlamı üzerinde hiç düşünülmeden gelişigüzel söylenmiş ve kulaktan kulağa aktarılmış ifadelerdir.

Çünkü sebeplere sarılmayan, aklını kullanmayan (el-Enfâl, 8/22; Yûnus, 10/100), tedbir almayan ve hız yapan o sürücünün kendisidir. Dolayısıyla bu şahsın suçunu ve kabahatini “kader”e yüklemek yanlıştır. Zira insanın kaderi tedbir ve tercihlerine göre an be an şekillenmektedir.

Şu âyet, insanın tercihlerinde özgür bırakıldığının bir başka delilidir: Ama kendisine hidayet bahşedildikten sonra Peygamber ile bağını koparan ve müminlerin yolundan başka bir yola sapana gelince, onu kendi tercih ettiği yolda bırakacak  ve ona cehennemi tattıracağız. O ne kötü bir sondur!” (en-Nisâ, 4/115).

Kurân-ı Kerîmin tedbirli olma tavsiyesini (en-Nisâ, 4/71, 102; el-Mâide, 5/92) göz ardı ederek tedbirsiz davrananlar sorumlu olur. Zira tedbirsiz davranmak, tevekkülün ruhuna aykırıdır. Çünkü tevekkül; maddî ve manevî sebeplerin hepsine sarıldıktan, alınması gereken bütün tedbirleri aldıktan ve yapacak başka hiçbir şey kalmadıktan sonra Yüce Allaha güvenip dayanmaktır.

Nitekim Resûlullaha; “Devemi bağlayıp da mı Allaha tevekkül edeyim, yoksa bağlamadan mı tevekkül edeyim” diye soran adama Hz. Muhammed; “Önce deveni bağla, sonra tevekkül et!” buyurmuş, sebeplere sarılmanın ve tedbirli olmanın önemine vurgu yapmıştır. (Tirmizî, Muhammed b. İsâ, el-Câmius-sahîh, Çağrı Yay., İstanbul, 1992, 35/Sıfatul-kıyâme, 60 (IV, 668), nr: 2517)

Avf b. Mâlikten rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber, iki kişi arasında hüküm vermişti. Bunlardan aleyhine hüküm verilen kişi sırtını dönüp giderken; “(Verilen karardan memnun olmasa gerek) ‘Allah bana yeter. O ne güzel vekildir! dedi. (Bu sözleri duyan) Nebî o adama: ‘Allah, (dinî ve dünyevî işlerde gösterilen) ihmalkârlıktan ve gevşeklikten (sorumsuzluktan, tembellikten, vurdumduymazlıktan asla) hoşlanmaz. Öncelikle senin akıllı (ve tedbirli) hareket etmen gerekir. Artık elinden başka bir şey gelmediği zaman ‘Allah bana yeter, O ne güzel vekildir! demelisin!” buyurarak “kâmil bir müminin sorumluluklarının bilincinde, akıllı ve tedbirli olması gerektiğini” ifade etmiştir. (Ebû Dâvûd, Süleyman b. el-Eşas, Sünenu Ebî Dâvud, Çağrı Yay., 1992, 23/Akdiye, 28 (IV, 44-45), nr: 3627).

Nitekim konuyla ilgili âyet açıktır. Birlikte okuyalım.

“Müminler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. Onun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar, (her işlerinde) sadece Rablerine tevekkül ederler.” (el-Enfâl, 8/2).

Görüldüğü üzere Hz. Peygamber, bu sözüyle tedbirsiz davranıp “Kaderimde ne ise o olur!” demenin İslâmın tevekkül anlayışıyla zerre kadar alakasının olmadığını açık ve net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Kurân-ı Kerîm ve sahih sünnetin haber verdiği bütün bu gerçeklere rağmen hâlâ “kader” konusunu yanlış yorumlanmış âyetlere ya da zayıf veya uydurma rivâyetlere bakarak anlamaya çalışmak ve müslümanları “kaderciliğe” sürüklemek doğru değildir. Söz konusu aşırı hız yapan sürücüyü “mâzur”, Yüce Allahı da “suçlu” gösterir tarzda “Alın yazısı! Kader işte! Elden ne gelir! Olacağı varmış! Yiyip-içeceği bu kadarmış!” gibi cümleler kurmak son derece sakıncalıdır.

Kanaatimizce bu cümleler toplumda bilinçsizce söylenmeye ve itibar görmeye devam ettikçe, trafik kazalarında hiçbir eksilme olmayacak, aksine daha da artacaktır. Çünkü aşırı hız yapanlar, “Bu bir alın yazısı! Ben ne yapabilirim ki? Bu benim kaderimde varmış! Alnıma yazılmış bir kere!” diyerek “iradelerini yok saymaya”, aşırı hız yapmaya, trafik kurallarını ihlal etmeye, kendilerini ve başkalarını öldürmeye, milyarlarca lira millî serveti heba etmeye ve kamunun sağlık masraflarını daha da artırmaya devam edeceklerdir.

Zira bu tür cümleler, düşünmeyen yığınların vicdanını teskin etmede kullanılan, herkesin de işine gelen ama zihinleri uyuşturan boş sözlerdir. Bu kalıp cümleler sayesinde esas suçlu gizlenmekte ve araştırma külfeti de ortadan kalkmaktadır. Sürücü halk nezdinde masum, suçlu ise onu bu kadere mahkûm eden Allah Teâlâ olmaktadır. Yüce Allaha hiçbir kimsenin hesap sorması mümkün olamayacağından mesele kolayca halledilip kapatılmakta, “Takdîr-i ilâhî” denilerek yaşanan acıya “büyük bir kutsallık” kazandırılmakta, böylece acı daha da hafiflemekte ve “Kader böyleymiş, elden ne gelir” denilince akan sular durmaktadır.

Dolayısıyla bu tür popülist söylemlerle meselenin derinlemesine incelenmesi engellemek, yanlış bilgilerle toplumu yanıltmak, insanların hatalarından ders çıkarmasına ve doğru bir kader anlayışına sahip olmasına mani olmak doğru değildir.

Ayrıca bu yanlış sözleri devam ettirerek insanların irade hürriyetlerinin olmadığı gibi bir intiba uyandırmak, sorumluluktan kaçmalarına neden olmak ve “alın yazısı/ Allahın yazgısı” gibi kavramlarla bütün kabahati Yüce Allaha atmak yanlıştır. Nitekim tercihinin ve davranışının ahlâkî sorumluluğunu inkâr etmek şeytanın bir özelliğidir. Çünkü İblis de aynısını yapmış; “Beni Sen yoldan çıkardın!” demiştir. Nitekim konuyla ilgili âyetler açıktır. Birlikte okuyalım.

Şeytan dedi ki: “(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için Senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım.” (el-Arâf, 7/16).

İblis, “Rabbim! Beni azdırmana/ saptırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlaslı kulların hariç onların hepsini azdıracağım” dedi.” (el-Hicr, 15/39-40)

Görüldüğü üzere İblis, isyanının/ günahının/ azgınlığının/ sorumsuzluğunun/ kıskançlığının vebalini Yüce Allaha yüklemeye kalkışmış, iddiasında ısrar etmiş, kibirlenmiş, böylece tövbeyi aklına dahi getirmemiştir. Oysa Hz. Âdem, davranışının ahlâkî sorumluluğunu üstlenmiş, Allahtan af dilemiş ve bağışlanmıştır. (el-Bakara, 2/37; el-Arâf, 7/23; et-Tâhâ, 20/122).

Dolayısıyla suçlu olanların hatalarını itiraf ederek işe başlamaları bir erdemdir. Müslümanların da suçlunun değil haklının/ doğrunun/ ilkenin yanında yer alması ve adaleti savunması gerekir. Çünkü bu ve benzeri yanlış bilgilendirmelerden/ şartlandırmalardan dolayı insanların çoğunluğu yanlış bir kader anlayışıyla hareket etmekte ve yaptıkları haksızlıklar sonucu başlarına gelen belaların sorumlusu olarak “kader”i (felek/ kara yazı/ kara talih) görmekte ve onu suçlamaktadırlar. Oysa onların “bu kelimelerle” kast ettikleri “Yüce Allahtan” başkası değildir. Böyle yapmak ise Yüce Allaha korkunç bir iftiradır.

Bu bakımdan böyle bir algıya bilinçsiz söylemleriyle sebebiyet verenler ve onlara aldanarak sorumluluktan kaçanlar, bütün suçu Yüce Allaha yükledikleri için devasa bir zulüm, korkunç bir nankörlük, büyük bir vicdansızlık, akıl almaz bir kadirbilmezlik yapmakta ve hadlerini aşmaktadırlar. Takdir edileceği üzere bütün bunlar son derece çirkin ve yanlış şeylerdir. Yüce Allah, düşüncesizce ve bilinçsizce hareket edilerek cahillerin kendisine hakaret etmelerine ve sövmelerine sebebiyet verilmesinden asla razı ve hoşnut değildir. (el-Enâm, 6/108). Söz konusu kişilerin bu yaptıklarının hesabını ahirette verebilmeleri imkânsızdır.

“Kader”i yanlış anlayan ve anlatan bu kimseler, Kurân-ı Kerîm ve sahih sünnetin ne dediğini öğrenmek ve dinin doğru, sağlam ve güvenilir bilgisini kendilerini dinleyenlere/ itimat edenlere aktarmak zorundadırlar. Onlar, insanlara kendi kusurları nedeniyle başlarına gelen felaketlerin sorumlusunun “kader”leri değil, “o felaket anına kadar sergiledikleri tutum ve davranışlar olduğunu” açık ve net bir şekilde anlatmak mecburiyetindedirler. Zira insanların kaderleri, onların gidişatlarına göre an be an şekillenmekte, onlar kendi hâllerini değiştirmediği için de Yüce Allah onların hâlini değiştirmemektedir. (el-Enfâl, 8/53; er-Rad, 13/11)

Birkaç misal daha vererek ne demek istediğimizi açıklamaya çalışalım.

İnsanların hak etmeden ve trafik kurallarını öğrenmeden “ehliyet almalarını” normal gören, böyle bir düşünceyi savunan, bunu yapanlara sesini çıkartmayan, tepkisini göstermeyen, susarak onaylayan, bu yanlış düşünceyi “kişiliğinin bir parçası” hâline getiren birinin günün birinde “bilgisiz, dikkatsiz ve sorumsuz bir şoförün” sürdüğü aracın altında kalarak korkunç şekilde ölmesi bir tesadüf müdür yoksa kendi şekillendirdiği kaderin bir sonucu mudur? Bunun üzerinde herkesin ciddiyetle düşünmesi gerekmektedir…

Aynı şekilde şehrin en işlek caddelerinde gecenin bir yarısı motosikletiyle aşırı gürültü yapan, insanları rahatsız eden, hayatlarını tehlikeye atan bir gencin bu davranışını normal karşılayan, mezkûr gence ses çıkartmayan, tepkisini göstermeyen, susarak onaylayan, bunu “kişiliğinin bir parçası” hâline getiren bir kadının/ erkeğin günün birinde “böyle bir gencin sürdüğü motosikletin altında kalarak can vermesi veya bu sürücünün başka bir araçla çarpışarak feci şekilde ölmesi veyahut sakat kalması” bir tesadüf müdür yoksa kendi şekillendirdikleri kaderin bir sonucu mudur?

Yine trafik kurallarını hiçe sayarak dikiz aynasına bakmadan şerit değiştirip tırın/ kamyonun altında kalarak can veren veya trafik ışıklarına/ levhalarına/ işaretlerine dikkat etmeden kontrolsüzce yola çıkarak otobüsle çarpışıp feci şekilde ölen birinin başına gelen bu felaket bir tesadüf müdür yoksa kendi şekillendirdikleri kaderin bir sonucu mudur?

Öte yandan trafik kazaları konusunda her bireyin durumu farklılık arz edebilir. Mesela; şartların değişmesiyle (istiğfar ve tövbeyle, infakla, sadakayla, hayır duayla) kaderin yazılımında da değişiklikler her an söz konusu olabilir. Yüce Allahın lütfuyla ve yaptığı iyilikler sonucu aldığı hayır dualarla aşırı hız yaparak hata eden bir sürücü, sebep olduğu korkunç kazadan “yara almadan ya da hafif sıyrıklarla” kurtulabilir. Böylece Yüce Allah, o tövbekâr ve iyiliksever kuluna “bir fırsat” daha sunabilir; bu da imtihanın değişik bir versiyonu olarak değerlendirilebilir. Ancak her zaman değişmeyen bir gerçek vardır, o da şudur: Herkes bu dünyada da ahirette de hak ettiği karşılığı almıştır, almaktadır ve alacaktır.

Öyleyse “kader” diyerek bütün suçu Yüce Allaha atmak doğru değildir. Böyle bir söylem büyük bir aymazlık ve sorumsuzluktur. Adım adım böyle bir felaketi kendisi hazırlayan birinin yaptığı yanlışlıkları, tedbirsizlikleri, vurdumduymazlıkları unutarak “Allahın takdiri işte!” demesi ve sorumluluktan kaçmaya çalışması Yüce Yaratana büyük bir saygısızlıktır. Böyle yapmak, Yüce Allaha büyük bir iftiradır.

Diğer taraftan aklıyla değil de duygularıyla hareket eden arabasının bakımını zamanında yaptırmayan, kamyonun/ tırın/ otobüsün/ minibüsün/ dolmuşun/ otomobilin üzerine “Allah korusun”, Allahın dediği olur” veya “Maşâllah (Allahın dilediği olur, dilemediği olmaz)” şeklinde yazılar yazdıran, sonra da “Allah bana yeter, O ne güzel vekildir! Şans, kader, kısmet, nasip!” diyerek trafiğe elverişli olmayan araçla yola çıkan ve trafik kurallarını hiçe sayan sorumsuz bir şoför kaza yaparak hem kendinin hem de başkalarının katili olabilir; böylece ebedî olan ahiret hayatını mahvedebilir.

Çünkü böyle tedbirsiz ve sorumsuz bir sürücü yaptıklarının doğal sonucuyla karşılaşabilir, kaderi buna göre şekillenebilir ve aracına yazdırdığı mezkûr yazı kendisini kurtarmaya yetmeyebilir. Zira burada “fiilî dua” eksik kalmış, söz konusu kişi kendisiyle aynı zihniyetteki başka bir sürücüyle çarpışıp ölmüş veya arabasıyla viyadükten (köprüyol) aşağı yuvarlanıp sakat kalmıştır. Görüldüğü üzere eğer akılla değil de duygularla hareket edilir, uzun tecrübeler sonucu oluşan trafik kuralları ihlal edilirse böyle felaketlerle karşılaşılması kaçınılmaz olur.

Öte yandan trafik kurallarına aldırmayan, alkollü ve yorgun araç kullanan, sonra da kaza yaparak engelli kalan birinin ağlamaya ve sızlamaya hakkı yoktur. Çünkü kaderini kendisi şekillendirmiştir. Tüm uyarılara kulak tıkamış, hatasından vazgeçmemiş, sarhoşken araç sürmüş, Yüce Allahtan hayırlısını istememiş, kendi iç dünyasında köklü bir değişim ve dönüşüm başlatmamış, “Kaderimde ne ise o olur! Trafik kazası yapmam kaderimde varsa yaparım! Alın yazımsa ondan kaçamam ki!” diyerek “hatasını” sürdürmeye devam etmiş ve bu acı sonla karşılaşmıştır.

Çünkü o, yaptığı yanlışlardan vazgeçse, tövbe etse ve müttakî bir kul olsaydı, Yüce Allah ona mutlaka bir “çıkış yolu” gösterir (et-Talak, 65/2-3), dualarını kabul eder ve onu içinde bulunduğu kötü duruma düşmekten kurtarabilirdi. Dolayısıyla kendini engelli hâle getiren böyle bir şoförün artık bundan sonra yapması gereken tek şey; öncelikle kendisiyle yüzleşmesi, kabahati kendinde araması, Yüce Allahı suçlamayı bir kenara bırakması, kendini düzeltmesi (“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allahadır. O zaman Allah, size yaptıklarınızı haber verecektir.” el-Mâide, 5/105), imanını daha da sağlamlaştırması, salih ameller işlemesi, ahiretini de kaybetmemek için Yüce Allaha yönelmesi (en-Nisâ, 4/17-18, 145-146; el-Furkân, 25/70-71; et-Tahrim, 66/8) ve Onunla bağını her geçen gün kuvvetlendirmeye/ güçlendirmeye çalışmasıdır.

Bilindiği üzere Yüce Allah, kimin güzel davranışlarda bulunacağını sınamak için hayatı ve ölümü yaratmıştır. (el-Mülk, 67/2). Bu bakımdan “Dünyadaki kötülükleri engellemeyen, kullarını sakat bırakan, onları hastalandıran bir Tanrı âdil ve hakîm olamaz” şeklinde cümleler kurmak son derece yanlıştır. Çünkü bu sözleri söyleyenler meselelere parçacı bakan, önyargıyla hareket eden, sağlıklı tefekkürün hakkını veremeyen, bu nedenle de “büyük resmi göremeyen” kimselerdir. Zira Yüce Allah, kullarını “iyiliklerle” imtihan edebileceği gibi “kötülüklerle, felaketlerle, hastalıklarla veya engelli olmakla” da imtihan edebilir. (el-Bakara, 2/155; el-Enbiyâ, 21/35; Muhammed, 47/31). Bu kötülükler, insanın kendi yapıp ettiklerinden kaynaklanabileceği gibi (Size gelen her iyilik Allah’tandır; başınıza gelen her kötülük de kendinizden…” en-Nisâ, 4/79), başka nedenlerden de kaynaklanabilir ve onun “farkına vardığı ya da varamadığı bir hayır” taşıyabilir. Nitekim konuyla ilgili âyet açıktır. Birlikte okuyalım.

Hoşunuza gitmese de savaşmak size farz kılındı; mümkündür ki nefret ettiğiniz bir şey sizin için iyi/ hayır olabilir ve yine mümkündür ki hoşlandığınız bir şey de sizin için kötü/ şer olabilir: Allah bilir, ama siz bilmezsiniz.” (el-Bakara, 2/216)

Diğer taraftan belki bu felaketler, insanı “başka kötülüklerden korumak” yahut sabreder ve isyan etmezse “ahirette karşılığı verilmek üzere” başına gelebilir.

Dolayısıyla “büyük resmi gören ve bilen” Yüce Allaha sığınıp Ondan hayırlısını istemek ve sabırla tevekkül etmek yerine “parçaya bakıp” isyan etmek, bağırıp çağırmak, strese, depresyona ve bunalımlara girmek; “Niye ben? Beni mi buldu? Beni mi buldu?” diye bağırıp çağırmak, ağlayıp sızlamak, anti-depresanlardan medet ummak, cinci ve üfürükçülerin kapısında nöbet tutmak doğru değildir.

Bu bakımdan felaketler anında ve sonrasında her zaman Yüce Allaha sığınmak, Ondan hayırlısını istemek, Ona teslim olmak ve Ona kulluğu tam yapmak gerekir. Çünkü konuyla ilgili âyet açıktır. Birlikte okuyalım.

“…[Gerçek erdem sahipleri] söz verdiklerinde sözlerini tutan, felaket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir… (el-Bakara, 2/177)

Örneğin bütün tedbirleri aldığı halde ve hiçbir suçu yokken trafik kazasına karışan ve yaralanan birisi bunun bir imtihan olduğunu bilir, sabreder (el-Bakara, 2/145), isyan etmez ve mükâfatı sadece Yüce Allahtan beklerse, hak ettiği karşılığı alabilir ve cenneti elde edebilir. Dolayısıyla Yüce Allahtan her zaman hayırlısını istemek, salih bir kul olmaya çalışmak ve güç yetiremeyeceği zor şeylerle imtihan edilmekten Ona sığınmak gerekir. (el-Bakara, 2/286) Zira bu, her zaman en doğru, en geçerli ve en gerçekçi yöntemdir.

Görüldüğü üzere dinî metinleri yanlış yorumlayarak “kaderciliği” teşvik etmek ve eksik araştırmaya dayalı hatalı hükümler (ictihad) ortaya koymak doğru değildir. Bu bakımdan “kader” konusunda doğru bir anlayışa sahip olmak ve zamanında tedbirler almak, “kazaları önlemede ya da en asgariye indirmede” etkili olabilecektir. Hâlâ trafik kazalarındaki “ihmali ve hatalı davranışları” görmezlikten gelerek kazaların “kader” olduğunu söyleyip insanları yanıltmak, sözün en güzelini arayıp ona sarılmamak (ez-Zümer, 39/18, 23; el-Câsiye, 45/6), sağlam temeller üzerine bina edilmiş, sahih ve güvenilir dinî bilgilerle gerekçelendirilmiş ictihad, söz, fikir, düşünce, görüş, inanç ve kanaatin peşinden gitmek yerine vahyin aydınlatmadığı hayat tarzı Câhiliye zihniyetinin ürünü “bilinçsizce söylenen sözlere, seviyesiz, basit, çürük, sapkın ve mesnetsiz düşüncelere” itibar etmek, araştırmadan ve sorgulamadan bunları savunmak doğru değildir.

Tekrar ifade edecek olursak, her insanın kaderi her an, her saniye, her salise yapıp ettiklerine ve söylediklerine göre an be an yeniden yazılmaktadır. Çünkü herkes, kendine verilen iradeyi kullanmakta ve yıllar içinde oluşturduğu kişiliğinin/ karakterinin gereğini yapmaktadır.

Kendi tedbirsizliklerini, hatalarını, kusurlarını, yanlışlarını, ihmallerini, kural tanımazlıklarını, nemelazımcılıklarını görmezlikten gelerek başlarına bir sıkıntı/ musibet/ bela/ felaket geldiğinde Yüce Allahı suçlayan ve bütün suçu Ona atanların tamamı istisnasız müfteridir. Dolayısıyla bu tür utanmazların şu âyetleri bir kez daha okumaları kendi yararlarına olacaktır:

Nitekim Allah Teâlâ Kurânda şöyle buyurmaktadır:

“Onların (müşriklerin) başına (Bedirde) iki mislini getirdiğiniz bir musibet (Uhudda) sizin başınıza geldiğinde, “Bu, nereden başımıza geldi?” dediniz, öyle mi? De ki: “O (musibet), kendinizdendir (emre itaatsizlik edişinizdendir/ tedbiri elden bırakmanızdandır/ kendi kusurlarınızdandır). Doğrusu, Allah dilediği her şeyi yapmaya kâdirdir. İki topluluğun (ordunun) karşılaştığı günde başınıza gelen musibet Allahın izniyledir. Bu da müminleri ortaya çıkarması ve münafıklık yapanları belli etmesi içindi. Onlara (münafıklara), “Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunmaya geçin” denildi de onlar, “Eğer savaşmayı bilseydik, arkanızdan gelirdik” dediler. Onlar o gün, imandan çok küfre yakın idiler. Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Oysa Allah, içlerinde gizledikleri şeyi çok iyi bilmektedir.” (Âl-i İmrân, 3/165-167)

“Başınıza her ne musibet gelirse, kendi yaptıklarınız (ihmal ve kusurlarınız) yüzündendir. O, yine de (kendisine affı ilke edindiği için hak etmiş olmanıza rağmen daha büyük musibetlerin) çoğunu affeder (bertaraf eder/ size yaşatmaz).” (Şûrâ, 42/30)

Münafıklara, “Allahın indirdiğine (Kurana) ve Peygambere gelin” dendiği zaman, onların senden büsbütün uzaklaştıklarını (nefretle yüz çevirdiklerini) görürsün. Kendi işledikleri (kötülükler) yüzünden başlarına bir musibet geldiği, sonra da “Biz iyilik etmek ve arayı bulmaktan/ uzlaştırmaktan başka bir şey istememiştik” diye Allaha yemin ederek sana geldikleri zaman hâlleri nasıl olur? Onlar, Allahın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Öyleyse onlara aldırma (ama faaliyetlerine karşı gereken tedbiri al). Onlara öğüt ver ve onlara, onların içlerine işleyecek güzel söz seyle!” (Nisâ, 4/61-63)

Görüldüğü üzere insanın başına gelen kötülükler “genellikle” kendi yapıp ettikleri yüzündendir.

Diğer taraftan kainatta her şey Onun koyduğu yasalara uygun işlemektedir.

Âyetleri birlikte okuyalım.

“Yeryüzüne (deprem, sel, tsunami, hortum, kasırga, volkanik patlamalar, kıtlık, kuraklık vs) ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet (çeşitli hastalıklar, engelli doğmak, miras yoluyla zenginlik) yoktur ki biz onu yaratmadan önce (imtihanın bir parçası olarak ve sizi denemek üzere) o, Kitap’da (Levh-i Mahfuzda/ önceden belirlediğimiz kurallarımızı kaydettiğimiz ana yazılımda/ ilâhî kurallarda potansiyel olarak) bulunmasın (bunlar biz uygun gördüğümüz zaman mutlaka karşınıza çıkacak ve siz bunlara karşı hazırlıklı ve tedbirli olmak zorundasınız). Doğrusu bu, (bütün bu haber verilenleri gerçekleştirmek Yüce) Allah’a çok kolaydır.” (Hadîd, 57/22)

Allahın izni olmaksızın (nihayetinde Onun iradesi tecelli etmeden) hiçbir musibet başa gelmez. Kim Allaha (can-ı gönülden) inanırsa, Allah onun kalbini doğruya iletir (ruhunu sağlıklı tefekküre, hakka ve hakikate açar, gönlüne ferahlık verir). Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”(Tegâbun, 64/11)

Oysa insanların şöyle demeleri emredilmektedir:

  (Bakara, 2/156)

Bu itibarla “Allahım! Merhametinle bize muamele et ve bizi yapıp ettiğimiz kötülüklerin şerrinden koru! Biz her ne kadar daha kötüsünü hak etsek de Sen bizi güç yetiremeyeceğimiz şeylerle imtihan etme!” diye dua etmek yerine bütün suçu “kader/ felek/ nasip/ kısmet” diyerek Yüce Allaha havale yanlıştır.

Bu âyetlerden sonra şunlar ifade edilebilir:

Aşırı hız yaparak savrulan ya da aşırı yük nedeniyle frenini patlatan ve uçurumdan aşağı yuvarlanmak suretiyle pek çok kişinin katili olan ve kendini de öldüren (intihar eden) birisinin arkasından “Bu kaza Yüce Allahın takdiri, elden ne gelir?” demek Allah Teâlâya atılan korkunç bir iftiradır! Böyle yapmak, Yüce Allaha büyük bir saygısızlıktır.

Çünkü insanları özgür iradeleriyle seçip yapmadıkları, tam aksine yapmaya mecbur bırakıldıkları eylemlerden dolayı sorumlu tutup cezalandırmak ya da onları özgürce seçip yapamayacakları işlerle yükümlü kılmak ilâhî adalete aykırıdır. Bu nedenledir ki Allah Teâlâ, insanları sorumluluğa konu olan eylemlerini özgürce seçip yapmaya elverişli bir “irade yeteneğiyle” ve bunu gerçekleştirmeye yetecek bir “kudretle” donatmıştır. Kendilerine irade hürriyeti verilen insanların bunu görmezlikten gelmeleri ve yaptıkları bütün kötü fiillerin sorumluluğunu “takdir-i ilâhî” diyerek Yüce Allaha havale etmeleri kesinlikle yanlıştır.

Mesuliyetin yerine mecburiyeti, iradenin yerine kaderi koymak, kötülükle iyiliği eş tutmak demektir. Oysa kötülükle iyilik eşit değildir. Eğer insanoğlu, kötülük yapma kudretine sahip olmasaydı iyilik yaptığında mükâfatlandırılmayı istemeye; küfrü, şirki ve isyanı tercih etme iradesi bulunmasaydı iman ettiğinde ödüllendirilmeyi beklemeye hakkı bulunmazdı.

Allah Teâlâ, küllî ve ezelî bilgisiyle her şeyi bilmekte ve kuşatmaktadır. Kul, Allah bildiği için değil kendi karakterinin gereği o fiili işlemekte ve sorumlu olmaktadır. Zira her şey belirlenmiş, senaryo yazılmış, roller dağıtılmışsa o takdirde insanları imtihan etmenin ve gidişatlarını kontrol etmelerini istemenin de hiçbir anlamı kalmamıştır. Elbette Levh-i Mahfûzda yazılı bir senaryo vardır; roller tanıtılmıştır; ama rollerin “dağıtımı” kesinlikle yapılmamıştır. İsteyen istediği rolü kendisi seçmekte ve tercih ettiği o rolü oynamaktadır. Nitekim insanoğlu dilerse Âdem, dilerse İblis rolünü seçebilmektedir.

Trafik kurallarını ihlal eden sürücüyü “mâzur”, Yüce Allahı da “suçlu” gösterir tarzda “Alın yazısı! Kader işte! Elden ne gelir! Olacağı varmış! Yiyip-içeceği bu kadarmış!” gibi cümleler kurmak son derece sakıncalıdır. Bu tür ifadeler, düşünmeyen yığınların vicdanını teskin etmede kullanılan, geçici rahatlamalar sağlayan içi boş sözlerdir. Bunlar toplumda bilinçsizce söylenmeye ve itibar görmeye devam ettikçe trafik kazaları azalmayacak aksine daha da artacaktır. Çünkü aşırı hız yapanlar, “Bu bir alın yazısı! Ben ne yapabilirim ki? Bu benim kaderimde varmış! Alnıma yazılmış bir kere!” diyerek “iradelerini yok saymaya”, aşırı hız yapmaya, trafik kurallarını ihlal etmeye, kendilerini ve başkalarını öldürmeye devam edeceklerdir.

Yanlış bir kader anlayışıyla hareket ederek aşırı hız yapan ve ölen sürücünün yakınlarını teselli etmek için trafik kazalarının “kader” olduğunu söylemek ve bütün suçu Yüce Allaha atmak kesinlikle doğru, haklı, adil ve insaflı bir yaklaşım değildir. Çünkü bu tür bir anlayış “kaderciliğe”; kadercilik, tedbirsizlik, dikkatsizlik ve sorumsuzluğa; bunlar da trafik kazaları başta olmak üzere pek çok problemin yaşanmasına sebebiyet vermektedir.

Trafik kazaları “kader” değil, kişinin kendi tercihleri sonucu oluşan birikimlerin toplam sonucudur.

Trafik kazalarına “kader” diyerek kulların sorumluluğunu rafa kaldırmak ve Yüce Allahı yanlış tanıtmak büyük bir vebaldir. Çünkü bu düşüncede olan bir insan, sakat kaldığında (içindeki şeytana uyarak) açıkça Yüce Allahı suçlamakta, Onunla manevî bağını koparmakta, “Neden ben? diye isyan etmekte, Yüce Allahtan gitgide uzaklaşmakta, insan şeytanlarına yakınlaşmakta, sonunda onların rotasına girerek dalâlete düşmekte ve kendi eliyle kendi sonunu hazırlamaktadır. Dolayısıyla bu yanlış söylemleri devam ettirerek insanların irade hürriyetlerinin olmadığı gibi bir intiba uyandırmak, onları şeytanın kucağına itmek ve sorumluluklarından kaçmalarına neden olmak doğru değildir.

Sonuç olarak, insanın başına gelen her türlü şeyde kendi yapıp ettiklerinin, niyetinin, samimiyetinin, yapması gerekirken yapmadıklarının, yapmaması gerekirken yaptıklarının, kulluk bilincinin, dua ve isteklerinin, yıllar içinde oluşturduğu ve geliştirdiği alışkanlık, karakter ve kişiliğinin payı söz konusudur. Zira herkes kendi karakterine göre hareket etmekte ve kaderini an be an şekillendirmektedir.Dolayısıyla kişinin kaderini büyük oranda belirleyen hususlar onun inançları, eylemleri ve söylemleridir. Diğer bir ifadeyle zihinsel tavrıdır, tasavvurlarıdır, sahip olduğu değerlerdir, beslendiği kaynaklardır, hayata bakışıdır, meşrebidir, birlikte olduğu insanlardan etkilenerek aldığı kararlardır, geliştirdiği ve sürdürdüğü yaşam tarzıdır, vazgeçemediği ve bağımlısı olduğu alışkanlıklarıdır. Hâlâ bu gerçeği anlamayarak bütün suçu Yüce Allaha atanlar ise müfterilerden başkası değildir. (26.05.2017)

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Emin SEYHAN                     

Kafkas Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar