İlk Yer ve İlk Gün 
Reklam
Mesut AKDAĞ

Mesut AKDAĞ

iSLAM

İlk Yer ve İlk Gün 

13 Haziran 2020 - 13:49

En nihayetinde otobüs, yeni tayini çıktığı yere geldi. Otobüsten yavaş yavaş tereddütle, ağır adımlarla indi. İner inmez, kendisini bir toz bulutu karşıladı. Bu toz bulutu, geldiği ilçenin küçük, küçüklüğü ile beraber zamanın gerisinde kalmış, gelişememiş, modern hayata geçememiş, ilçeden ziyade, bir köy havası ve eski evleri ile sanki 100 belki 200 yıl geri, tarih yolculuğuna çıkmış bir halde, toz pembe tablosu yerine, kara toz tablosu çiziyordu.

Yolculuğu gelgitlerle geçmişti. Gideceği yerin yani tayini çıktığı ilçe için anlatılan kelimelerin cümlesi toplanmış, balyoz olup beynini dövüyordu. Her vuruşunda kulaklarında yankı yaparak çınlıyordu. "Medeniyetten uzak, gelişmemiş bir dikili ağacın olmadığı, çorak arazilerinin olduğu, bitkiler ve ağaçlıklar yerine çıplak kayalarla kaplanmış dağlar ile çevrelenmiş, insanları medeniyetten uzak, ilçeden ziyade köyümsü bir yer." Bu tarif beyninde zonkluyor, kederle," Aman Allah’ım! Ben nereye, nasıl bir yere gidiyorum?" diye kendi kendine söylenerek hayıflanıyordu. 

Tayini çıktığı yeri ilk öğrendiğinde şaşırdı, hayrete düştü. Çünkü buranın adını dahi duymamıştı. Hemen bu ilçenin ilinde yaşayan veya o ilde görev yapan ve yapmış arkadaşlarına bu yerin özelliklerini, nasıl bir yer, insanları nasıl, sosyal imkânı nasıl gibi bilgileri sorup soruşturdu. O arkadaşları da, bu yeri karamsar bir tablo çizerek, ne kadar olumsuzlukları varsa anlatmışlardı. 

Otobüse biner binmez kendisini bir kasvet havası sardı ve kara düşünceler beynine hücum ett. İçini acı düşünceler kapladı, benzi de sapsarı, bitkin bir hale büründü. Yanındaki yolcu bu halinden endişelenerek bir şey olup olmadığını sordu. Hatta mavin de servis esnasında bu dalgın ve bezgin halinden hasta olmasından korkup tedirgin bir şekilde "Beyefendi iyi misiniz? Bir şeyiniz mi var? Rahatsızsanız bir ambulans çağıralım." dedi. O da halen tereddütlerini atmamış bir vaziyet ve cılız bir sesle "Yok, yo yok bi bir şey, bir şeyim yok ben şeeey be ben iyiyim. Sadece biraz dalmışım. Yolculuk hali işte. Biraz sonra bir şeyim kalmaz." Diyebildi. 
İşte yolculuğu bu halde düşünceler, tedirginlikler ile geçti. Çalıştığı yer büyük bir şehir idi. Her türlü sosyal imkan ve modern hayat vardı. Buraya alışmıştı. Arkadaşları, çevresi hep buradaydı, onlara da alışmıştı. Şimdi, medeniyetten, modern hayattan uzak, bu küçük ilçede, alıştığı o büyük şehrin cazibesini ve oradaki ahbap ve dostlarını unutup nasıl yeni bir düzen kurup yapabilirdi? Buraya alışabilir miydi? İnsanlarla iyi ilişkiler kurabilir miydi? 

Bu sorular, beynini zonklatıyor, içini daraltıyor ve bu düşünceler bir kabus gibi üstüne çöküyordu. 
Bu hal ve halvet içinde otobüs ilçe otogarının önünde durdu. Hoş ya otagarın otogara benzer bir tarafı da yoktu. Hemen ilçenin girişinde yol kenarında küçücük bir oda gibi bir şeyi yazıhane yapmışlar. Otagarın otagar olduğu bir bu yazıhane bozması yerden anlaşılıyor.
Otobüsten kendisi ile birlikte iki üç kişi daha iner. Otobüs bekleme yapmadan hemen gider. Kendisiyle beraber inenler onun kaldığını ve etrafına afallayarak baktığını görünce, hemen yanına gelirler.
"Selemünaleyküm birader" deyip selam verirler. 
O da "Vealeykümselam" diyerek selamlarına cevap verir. 
"Buranın yabancısın herhalde kardeş." 
Şaşırmış "Eevet, evet nasıl bildiniz?" 
"Buralı olsan mutlaka biliriz. Burası küçük bir yer, herkes birbirini tanır." Tepeden tırnağına kadar güzelce süzerler. 
"Şöyle endamın, giyimin memura benziyor."
"Evet, memurum. Buraya yeni tayinim çıktı. Ev mev bakmaya geldim. Nasıl bir yer olduğuna bakmaya geldim. İşte anlarsınız memurluk." der. Yüzlerine bana yardım eder misiniz der gibi bakar. 
Onlar da onun bu çaresiz halini, yalvarır gibi bakışlarından yardıma muhtaç olduğunu anlarlar. Onu bu sıkıntıdan kurtarmak ve içini rahatlamak için şöyle derler:
"Ooo, hoş geldin memur Bey. Hiç tasalanma, sana her türlü konuda yardımcı oluruz. Siz bizler için buralara gelip gurbet kahrı çekiyorsunuz. Elbette size her türlü maddi manevi yardımı esirgemeyiz. Sizi rahat ettirmek ve gurbet acısını hissettirmemek için elimizden geleni yaparız. Bundan hiç şüpheniz olmasın."
Bu sözleri duyunca hayretten hayrete giriyor. Yüzü tüm şaşkınlık şekillerini alıyordu. Ötekiler ise konuşmalarına devam ediyorlardı. 

"Ev işi kolay Beyim. Seni ilk önce bir dairene götürelim. Müdürünle ve daire arkadaşlarınla tanıştıralım. Yoldan geldin açsındır. Şöyle bi güzel karnını doyuralım. Yol yorgunusundur. Bu gece, seni evimizde misafir ederiz. Ertesi gün de evini bulur tutarız. Evin eksik yerlerini de sen gelinceye kadar hallederiz."
Bu sözlerle adeta sersemlemiş, hayatının şaşkınlığını yaşıyordu. Bu hayretini de gizleyemiyordu. 
Onun bu çekingen ve şaşkın halini gören ilçeliler, "Merak etme Beyim, her şey hal yoluna konur. Seen hiç korkma biz ne gerekirse yaparız. Hadi ne duruyon? Bi dairene varıverelim. Duur Bi önce dur. Yolculuk nirden?"
"Ulucaşehrinden" 
"Ooo, bayaca uzak bir yerden geliyorsun. Karnın açtır. İlk önce karnını doyuralım. Daire kaçmıyor ya. Yerinde duruyor. Bugün yetişemezsek yarın gideriz. Haydi gidelim."
"Zahmet etmeyin ben giderim. Lokanta nerede? Kendim karnımı doyururum. Size yük olmak istemiyorum." 
"Şuna bak! Buralara misafir gelmiş, bir de lokantaya gidecek. Burada lokanta falan yok Beyim.' 
"Anlamadım lokanta yok mu? Buraya dışarıdan gelen ne yer ne içer?" 
Gülerler."Sorduğu şeye bak,halk ne yer ne içer der. Buraya gelen, hangi kapıyı çalsa oranın misafiri olur. Orada yer, içer yatar." 
Kolundan tutarlar ve çekiştirir gibi yaparak "Hadi hadi Beyim, yorgun olduğun her halinden belli. Gidelim şimdi duracak zaman değil."
Kendini, sele kapılmış çöp gibi onların sürüklediği yere giderken , etrafına bakına bakına gider. Karşılaştıkları herkes memur olduğunu ve buraya atandığını öğrenince, birbirleriyle yarışırcasına evlerine buyur ederler. 
Kendisiyle otobüsten inenler,"Bizim misafirimiz deyip kimseye misafir olarak bırakmıyorlardı. Kolundan sımsıkı tutup sürüklercesine evlerine götürüyorlardı. 
O böyle ilgi ve alaka içinde misafir olacağı eve giderken şunları düşünüyordu. 
"Evet burası modern hayattan geri kalmış, insaniyette ise çağları aşmış. Medeniyet nerede ise hiç uğramamış, misafirperverlik, dostluk, paylaşımcılık, yardımseverlik zirvelere ulaşmış. Binalar, evler ve yollar belki 100-200 yıllık geride ama evlerin içindeki insanların gönül evleri, zamanın ötesine gitmiş." 
Bunları düşünürken bir yandan da şunu kendi kendine soruyordu:" Şimdi sormadan edemiyorum. Asıl medeniyet, insanların güzel giyinip şaşalı caddelerde gezip dolaşması, sinema tiyatroya gidip kültürlerini geliştirmesi, fakat kapı dip komşusundan bihaber olması mı? Modern hayat dediğin, lüks evler ve dairelerde oturup teknolojinin her türlü imkanlarını kullanıp tüm insanlık değerlerinden yardımlaşma, paylaşma, misafirperverlik gibi ahlaki değerlerden yoksun yaşamak mı?"
İlk otobüsten indiğinde "Ben nereye geldim, nasıl bir yer burası böyle?" diyerek hayıflanmıştı. Şimdi yine hayıflanıyor "Bu zamana kadar yanlış ve boşa yaşamışım. İlla şehirde medeniyet ve modern bir hayat yaşayacağız diye kendimizi şehir hayatına şartlandırmışız. Böylece farkına varmadan kendimizi ve asıl medeniyet olan insanlık ve ahlaki değerlerimizi unutmuşuz."
İşte, medeniyet ve modern hayat sahibi bir memurun, tayini çıktığı yerdeki ilk günü, ilk yaşadıkları ve ilk izlenimleri. 
Mesut Akdağ

YORUMLAR

  • 0 Yorum