Osman Nuri TOPBAŞ

Osman Nuri TOPBAŞ

Hac ve Kurban

10 Eylül 2016 - 14:05

Cenâb-ı Hakka kulluğun tezâhürü olan bütün ibadetler, rûha verilen ayrı ayrı vitaminler mesâbesindedir. Her ibadetten almamız gereken hikmetler, dersler ve ahlâkî kıymetler bulunmaktadır. İbadetlerimizin makbûliyetinin alâmeti de bunlardır.

İlk farz kılınan ibadet; dînin direği olan namazdır. Namaz; kendini ilâhî huzurda bilme, her dâim bizimle olan Rabbimizle kalben buluşma, secdelerle Ona olan yakınlığı artırmadır.

Namazdan sonra oruç farz kılındı. Oruç, belli bir süreliğine yeme-içmeyi bırakmaktan ibaret değildir. Zira oruç, mideye ilâveten bütün uzuvların, bilhassa da gözün, kulağın ve dilin haramlardan korunmasıyla kulu “takvâ” hassâsiyetine erdirmeyi hedefleyen şümullü bir ibadettir. Yani kula belli bir süreliğine bâzı helâlleri dahî yasaklayıp haramlardan ne kadar sakınmak gerektiğini tâlim eden bir nefis terbiyesidir. Helâlleri dahî asgarîde kullanmayı telkin eden bir riyâzat hâlidir. Açları ve muhtaçları hatırlatarak, merhamet, şefkat ve cömertliği geliştiren bir vicdan tekâmülüdür.

Oruçtan sonra zekât farz kılındı. Zekât; fakir-fukarânın, dînen zengin sayılanların malındaki asgarî hakkıdır. Diğer infaklarla bu asgarî miktarı da aşmaya çalışmak îcâb eder. Zira kulun bu fedakârlığı, Cenâb-ı Hakka yaklaşma iştiyâkının bir göstergesidir.

Cenâb-ı Hakkın zekât ve infaklardaki murâdı da; emânet olarak ihsân ettiği bütün nîmet ve imkânlardan, kulun ne kadar fedakârlıkta bulanabileceğini test etmektir. Yani kulun Hakka tevekkül, teslîmiyet, muhabbet ve şükür duygularını imtihan etmektir.

Son olarak farz kılınan hac da, diğer ibadetler gibi, ihtivâ ettiği hikmetlerin tefekküründe derinleşerek, hassas bir gönülle îfâ edilmesi gereken mühim bir ibadettir.

Hac Hazırlığı

Haccı kâmil mânâda edâ edip onun hakîkatine erebilmek için, daha hac yolculuğuna çıkmadan evvel, maddî-mânevî bir hazırlık safhası gereklidir. Maddî hazırlığın en mühimi, borçları ve kul haklarını ödeyip helâlleşmektir. Hac, hem bedenî hem de mâlî bir ibadet olduğundan, malı da infaklarla temizlemek îcâb eder.

Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Ey tüccar topluluğu! (Ne kadar dikkat etmeye çalışsanız da) muhakkak ki alışverişe yalan ve yemin bulaşır. Bunun için siz de ona (ihtiyaten) sadaka karıştırınız!” (Ahmed, IV, 6; Ebû Dâvûd, Büyû, 1/3326)

Bu hadîs-i şerîfte, her ne kadar ticâret ehline hitâb edilmiş olsa da, her meslek erbâbının maîşet temininde, sehven, buna benzer kusurları olabilir. Dolayısıyla, hacca gidecek müminlerin, oraya temiz parayla gidebilmek için, kul haklarını ödemeye ilâve olarak, ihtiyaten, infak ve sadakalarla da servetlerini temizleyip hata ve noksanlıkları için tevbe ve istiğfarda bulunmalarında fayda vardır. Aksi hâlde, haccın gönül feyzine erebilmek mümkün olmaz.

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Kim bu Beyti, haram kazançtan elde ettiği parayla ziyaret ederse Allâha itaatten çıkmış olur. Böyle bir insan hacca niyet eder, ihrâma bürünerek bineğinin üzengisine ayağını basıp devesini hareket ettirdikten sonra; «Lebbeyk Allâhümme lebbeyk» derse, semâdan bir münâdî şöyle seslenir:

«Sana, ne lebbeyk ne de sa‘deyk! Çünkü senin kazancın haram, azığın haram, bineğin haramdır. Hiçbir sevap almadan, günahkâr olarak dön! Hoşlanmayacağın şeyle karşılaşacağından dolayı üzül!..»” (Heysemî, III, 209-210)

Bunun için, borç varsa ödenmeli, kul hakkı varsa helâllik alınmalı, fakirin servetteki hakkı olan zekât, hak sahiplerine teslim edilmelidir.

Bu maddî hazırlıktan sonra, mânevî hazırlık safhası gelir ki, o da gönlü bu mukaddes yolculuğa hazırlamaktır.

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerinin Hicaza giderken yaşadığı hikmet dolu bir hâdiseyi, Mevlânâ Hazretlerişöyle nakleder:

“Bâyezîd, hac için yola çıktığı vakit, bir pîr-i fânî gördü ki, onda velîlerin rûhâniyeti vardı. Gözleri dünyaya âmâ, kalbi ise Güneş gibi aydınlıktı. Bâyezîd, o pîrin karşısına oturdu. Pîr ona:

«–Ey Bâyezîd! Nereye gidiyorsun?..» diye sordu. Bâyezîd de:

«–Hacca gitmek niyetindeyim; iki yüz dirhem de param var…» dedi. Pîr, Bâyezîde dedi ki:

«–Ey Bâyezîd! O dünyalığın bir kısmını Allah yolundaki muhtaçlara, gariplere, bîçârelere dağıt! Onların gönüllerine gir ve duâlarını al ki; rûhunun ufku açılsın! Böylece ilk olarak gönlüne haccettir! Ondan sonra rakik bir gönülle o nâzik hac yolculuğuna devam et!..

Çünkü Kâbe, Allâhın hâne-i birridir. Yani ziyareti farz ve sevâba vesîle olan bir beyttir. Lâkin insan kalbi, bir sır hazinesidir.

Eğer sende basîret varsa, önce gönül Kâbesini tavaf et!.. Taş ve top­raktan yapılmış sandığın Kâbenin asıl mânâsı gönüldür.

Cenâb-ı Hak, görünen, bilinen sûret Kâbesini tavâf et­meyi, kirlerinden arınmış bir kalbe sahip olasın diye sana farz kılmıştır.

Şunu iyi bil ki, sen Allâhın nazargâhı olan bir gönlü inci­tir, kırarsan, Kâbeye yaya olarak da gitsen, kazandığın sevap, gönül kırmanın günâhını dengeleyemez.

Sen varını-yoğunu, malını-mülkünü ver de bir gönül yap! Kazandığın o gönül, mezarda, o kapkara gecede sana ışık versin!..

Allâhın huzûruna altın dolu binlerce kese götürsen, Cenâb-ı Hak:

«Bize bir şey getirmek istiyorsan, kazanılmış bir gö­nül getir! Çünkü altın-gümüş Bizim için bir şey değildir. Eğer Bizi ve rızâmızı istiyorsan, bunun ancak bir gönül kazanmaya bağlı olduğunu unutma!..» buyurur. Hakkın nûrunun insandaki tecellîsini görmek için kalp gözün iyice açılsın!..»

Bâyezîd, pîrin bu nüktelerini kavradı. Büyük bir vecd içinde hac yolculuğuna devam etti.”

Düşünmeliyiz ki, bu fânî cihanda hepimiz ebediyet yolcusuyuz. Ecel senedinin vâdesi ne zaman dolacak, meçhul. O hâlde, nasıl ki hac yolculuğu için maddî-mânevî hazırlık yapmak gerekiyorsa, kabir ve âhiret yolculuğu için de her an hazırlıklı olmamız elzemdir.

Nazargâh-ı İlâhî

Tasavvufî eserlerde gön­lün Kâ­beye teş­bî­hi­ne sık­ça rast­la­nır. Bu durum, mahlûkâtın en şereflisi ve kâinâtın gözbebeği olarak yaratılan in­san­da­ki kal­bin, kâ­inât için­de Kâ­benin mev­ki­ine ben­ze­me­sin­den do­la­yı­dır. Ger­çek­ten, her iki­si de te­cel­lî­gâh-ı ilâ­hî ol­mak yö­nün­den mer­ke­zî bir du­rum­da­dır.

Yeryüzündeki en mühim nazargâh-ı ilâhî Kâbe olduğu gibi, mâsivâdan arınıp mârifetullah tecellîlerine mazhar olmuş selîm kalpler de nazargâh-ı ilâhîdir. Tavafta bu iki nazargâh, bir olmaktadır.

Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellemEfendimizin, Kâbeyi tavaf ederken şöyle buyurduğu nakledilir:

“(Ey Kâbe!) Sen ne güzelsin ve kokun da ne güzel! Sen ne yücesin ve hürmetin de ne yüce! Ama canım elinde olan Allâha yemin ederim ki, Allah nezdinde malıyla, kanıyla müminin hürmeti senin hürmetinden daha büyüktür!..(İbn-i Mâce, Fiten, 2)

Demek ki nazargâh-ı ilâhî olan selîm bir kalp, Kâbe gibi hürmete lâyıktır. Kalplerinin takvâda seviye kazanması için Kâbeye gidenler, bunun ilk şartının, mümin kardeşinin kalbini kırmamak olduğunu iyi bilmelidirler. Zira bir müminin kalbini kırmak, Kâbeyi yıkmak gibi ağır bir cürüm sayılmıştır.

Yûnus Emre Hazretleri ne güzel söyler:

Ak sakallı pîr hoca,

Bilemez hâli nice,

Emek yimesün hacca,

Bir gönül yıkar ise…

Gönül kırmak, bu kadar ağır bir cürüm olduğu gibi, kırık bir gönlü tesellî etmek de, Kâbeyi tavâf etmek gibi fazîletli görülmüştür.

Nitekim Molla Câmî g buyurur:

“Gönül al! (Çünkü gönül almak) hacc-ı ekberdir.

Bir gönül, binlerce Kâbeʼden daha iyidir.

Kâbe, Âzeroğlu İbrahimin yaptığı binâdır.

Gönül ise, Celîl ve Ekber olan Allâhın nazargâhıdır.”

Hacc-ı Ekber Sevâbı

Nazargâh-ı ilâhî olan gönülleri arayıp bulmak, onları dertlerinden kurtarıp ferahlatmak, yeri gelir, ilâhî rahmeti o kadar celbeder ki kulun ebedî kurtuluşuna medâr olur. Zira kulu Cenâb-ı Hakkın rızâsına nâil edecek vesîleler, -meşhur tâbiriyle- mahlûkâtın nefesleri adedince çoktur. Mühim olan, her dâim Hakka vuslat arayışı içinde bulunabilmektir.

Mevlânâ Hazretleri der ki:

“Hacca gidenler, orada Kâbenin sahibini arasınlar. Onu bulduktan sonra Kâbeyi her yerde bulabilirler.”

Bu bakımdan, Allah ile beraberliğin gönül feyzi içinde yaşayan bir mümin, her zaman ve mekânda hacc-ı ekber sevabının kazanılabileceğini hatırından çıkarmaz. Cenâb-ı Hakkın hangi amel hürmetine kulundan râzı olacağı belli olmadığından, karşısına çıkan hiçbir hayır fırsatını kaçırmama firâsetiyle hareket eder. Bilhassa Cenâb-ı Hakkın husûsî nazarlarına mazhar olan mahzun ve mağmum gönüllere dermân olmaya çalışmanın, rızâ-yı ilâhîyi tahsîlin en güzel yollarından biri olduğu şuuruyla yaşar.

Şu hâdise, bunun ne güzel bir misâlidir:

Tabiîn neslinden, âlim, muhaddis, ârif ve fâzıl bir zât olan Abdullah bin Mübârek, haccı îfâ ettikten sonra, Kâbe-i Muazzamada yakaza hâlinde iken, semâdan iki meleğin indiğini müşâhede eder. Meleklerden biri diğerine:

“–Bu sene 600 bin kişi haccetti. Hepsinin haccı, Şamda Ali bin Muvaffak ismindeki bir ayakkabı tamircisinin yaptığı amel hürmetine makbul oldu. Bu kişi hacca gitmeye niyet etti, lâkin gidemedi. Onun yaptığı bir amel hürmetine bu kadar hüccâcın haccı kabul edildi.” der.

Abdullah bin Mübârek Hazretleri, merak ve hayret içinde kalır. Bir kervanla Şama gider. O zâtı bulup:

“–Sen hacca gitmediğin hâlde ne amel işledin?” diye sorar.

Ali bin Muvaffak, Abdullah bin Mübârek gibi meşhur bir zâtı karşısında görünce önce çok şaşırır. Heyecanından kendinden geçer. Kendine geldiğinde şöyle anlatır:

“–30 senedir hacca gitmeyi arzu eder dururdum. Bu maksatla 300 dirhem para biriktirdim. Hac yolculuğuna niyet ettim. Hâmile olan hanımım:

«–Komşudan et kokusu geliyor; gidip benim için bir parça et ister misin?» dedi.

Komşuma gittim. Durumu anlattım. Komşum ağladı:

«–Yedi gün oldu ki, çocuklarım açtır. Yolda ölü bir hayvan buldum. Ondan bir parça et kestim. Şimdi onu kaynatıp çocuklarımı avutuyorum. Helâl bir gıdâ bulamazsam, mecbûren onu yedireceğim.

İsterseniz size de vereyim. Fakat bu kaynayan et, ölümle burun buruna geldikleri için bu çocuklara helâl, size ise haramdır.» dedi.

Bunu duyunca, sanki içimden bir parça koptu. Binbir zorlukla biriktirdiğim bu 300 dirhemi ona verdim ve; «Yâ Rabbi, hac niyetimi kabûl et!..» diye Rabbime ilticâ ettim.”

Bunları dinleyen Abdullah bin Mübârek Hazretleri:

“–Rabbim bana doğruyu bildirmiş!” buyurur.

Dolayısıyla mümin, mahzun bir din kardeşinin hüznünü gidermekte böylesine hassas davranırsa, bu, kendisi için âdeta hacc-ı ekber gibi büyük bir ecre vesîle olabilir.

Fakat her gönlü hoşnud etmek, hacc-ı ekber ecri kazandırmaz. “Sen onları sîmâlarından tanırsın.”[1] âyet-i kerîmesinde işaret edildiği üzere, Hakka yakın olan kırık kalpleri, yüksek edep, hayâ ve iffetlerinden dolayı insanlara hâlini arz edemeyen mahzun yürekleri arayıp bulmak îcâb eder.

Diğer taraftan, gönül almanın fazîletiyle ilgili bu ifadeleri de doğru anlamak gerekir. Zira bütün bu hakîkatler, farz bir ibadet olan hac mükellefiyetini küçümsemek için değil, bilâkis onu; zâhir ve bâtın, madde ve mânâ, kalp ve beden âhengi içinde, en makbul sûrette edâ edebilmenin lüzûmunu ifade içindir. Yani hiçbir mümin; “Ben bir gönül aldım, o bana hacc-ı ekber oldu.” diyerek kendini hac mükellefiyetinden muaf göremez.

Hattâ, tayy-i mekân ile kerâmeten hacca gittiğini söyleyen bir zâta Sâmi Efendi Hazretlerinin, böyle bir gidişle şerî mükellefiyetin zâil olmayacağını, zâhirî şartlarına riâyetle de hac farîzasını yerine getirmesi gerektiğini söylemiş olmaları, bu husustaki şerî hassâsiyetin en güzel örneklerinden biridir.

Unutmayalım ki tasavvuf, şerîati ikmâl içindir. Tasavvufun gâyesi, şerî hükümleri kâmilen îfâ edebilmek için gerekli olan kalbî kıvamı temin edebilmektir. Bu gerçeği göz ardı ederek, zâhirî mükellefiyetleri hafife almak, gaflet körlüğüyle bâtıla dalmaktır. Hangi sebeple olursa olsun, imkânı olup da haccetmekten kaçınanlar, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellemEfendimizin şu dehşetli ihtârına muhâtap olmaktan kurtulamazlar:

“Bir kimse, yiyecek, içecek ve binecek masraflarına mâlik olup da Beytullâha gitmek mümkün iken haccetmezse, onun yahudî veya hristiyan olarak ölmesine hiçbir mânî yoktur!” (Tirmizî, Hac, 3)

Bu nebevî îkaz, hac farîzasını ihmâlin ne büyük bir günah ve ne ağır bir vebâl olduğunu, çok açık bir sûrette ifade etmektedir.

Gâye; Takvâya Erebilmek

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Hac (ayları) bilinen aylardır. İşte kim o (ay)larda haccı, (niyet ederek ve ihrâma girerek kendine) farz ederse, (artık) hacda refes (şehevî arzular), füsûk (günah davranışlar) ve cidâl (münâkaşa-kavga) yoktur. Siz ne hayır yaparsanız Allah onu bilir. Bir de (hac seferine yetecek miktarda) azıklanın. Muhakkak ki azığın en hayırlısı takvâdır…” (el-Bakara, 197)

Orucun farz kılındığını bildiren âyetin sonunda “لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ : umulur ki takvâya erersiniz.”[2] buyrulduğu gibi, hacca dâir âyette de “takvâ azığı” hazırlamaya dikkat çekilmiş olması, ibadetlerle kulun kazanması gereken hassâsiyeti net bir sûrette ortaya koymaktadır. Yani hac da bir nevî “takvâ” eğitimidir. Haccı makbul şekilde îfâ edebilmenin en büyük alâmeti, hacdan sonra da takvâ üzere yaşamaktır.

Haccın hikmetlerinden, vermek istediği mesajlardan ve ahlâkî değerlerden lâyıkıyla hisse alıp ömür boyu o hassâsiyetleri koruyabilmek için; bu büyük ibadetin belli başlı rükünlerinin mânâ ve mâhiyetini tefekkür etmek gerekir.

İhram Hassâsiyetleri

Hac ve umrede giyilen iki parça bezden ibaret olan ihram; fânî hayatın son giysisi olan kefene bürünmenin bir temsilidir. Bu yönüyle hac, mahşerde dirilişin âdeta provasını yaşatarak, “ölmeden evvel ölünüz” sırrını idrâke vesîle olan bir ibadettir. Ölmeden evvel ölmek; ecel gelip çattığında mecbûren terk edilecek nefsânî ihtirasları, bugün kendi irâdemizle terk edebilmemizdir. Nefsin şikâyet ve îtirazlarını susturarak, Allah ve Rasûlüne tam bir teslîmiyetle itaat etmemizdir.

Yine ihram, kulun hiçliğini tefekkür vesîlesidir. Her zaman giyilen elbiseler çıkarılarak, dünyevî apoletlerin, rütbelerin, makam-mevkî gibi etiketlerin sıfırlanmasıdır. Dolayısıyla Allah katında yegâne üstünlük sebebinin “takvâ” olduğunu daha net bir sûrette idrâk etme vesîlesidir. Beşerî münâsebetlerimizi; kılık kıyafetimiz, servet ve şöhretimiz, makam ve mevkîmiz üzerinden değil; insanlığımız ve ahlâkımız üzerinden belirleyip mütevâzı olmamız gerektiğinin bir telkinidir.

Yine ihramlıyken, “refes, füsûk ve cidâl” yasaktır.

Refesten sakınma; ihramlıyken nefsâniyetin bertarâfı ve rûhânî istîdatların inkişâfı için, kişinin helâli olan âilesiyle bile münâsebetlerini tahdit etmesidir.

Fısk, yani günah davranışlardan, bir müslümanın her zaman sakınması gerekir. Hattâ dîn ve dünyasına fayda vermeyen boş işlerden dahî sakınıp vaktini en hayırlı meşgûliyetlerle doldurması îcâb eder.

Cidâl, yani münâkaşa ve kavgadan sakınmak da ihrâmın şartlarındandır. Mümin dâimâ olgun, geçim ehli, mülâyim, affedici ve hatâ örtücü olmalıdır.

Unutmamak gerekir ki ilk cidâl, şeytanın Allah Teâlâya îtirazıyla başlamıştır. Şeytan, nâkıs aklıyla -hâşâ- Allâhın hükmünü beğenmeme küstahlığında bulunmuş ve ilâhî emre isyan etmiştir. Demek ki bir hususta Allah ve Rasûlünün açık bir hükmü varken, buna değil de kendi aklına îtibâr etmek, şeytanın cidâlini tatbik etmekten farksızdır. Günümüzde Kurân hükümlerini, nâzil olduğu zaman ve mekâna münhasır şeyler olarak gören “tarihselciler” de bu küstahlığın bir benzerini yapmış olmaktadırlar.

Bu sebeple müminin vazifesi cidâl değil, Allah ve Rasûlünün emirlerine tam bir teslîmiyetle itaattir. Bu itaat, en büyük “şeytan taşlama”dır. Fakat biz Allâha itaatten ayrılırsak, o zaman şeytan bizi taşlamaya başlar.

Bu bakımdan, şeytan taşlama yalnız hacca mahsus değildir. Özü itibâriyle, hayatın her safhasında devam ettirilmesi gereken bir kulluk vazifesidir.

Bunların yanı sıra, ihramda Allâhın kullarını incitmemeye de son derece dikkat etmek gerekir. Zira orada yapılan sâlih ameller gibi, işlenen kabahat ve günahların da kat kat fazlasıyla karşılık göreceği unutulmamalıdır.[3]

Orada av hayvanı bile olsa bir cana kıymanın, hattâ canlı bir otu koparmanın dahî yasak olduğunu unutmamak gerekir. Bu da, bütün mahlûkâta Hâlıkın şefkat nazarıyla bakabilme tâlimidir.

İhramlı olarak girilen mîkat sınırları içinde nasıl ki Allâhın koyduğu hudut ve yasaklara âzamî derecede hürmet ve riâyet gerekliyse, hacdan sonra memleketine dönen bir hacı da, artık bütün yeryüzünü âdeta bir mîkat bölgesi ve her ânını âdeta ihramlı bilerek, tam bir zararsızlık ve bütün mahlûkâta merhamet hassâsiyetiyle yaşamaya gayret etmelidir. Yani hacı olmakla iş bitmez; mühim olan, son nefese kadar hacı kalabilmektir.

Pakistanın mânevî mimarı Muhammed İkbâl, Medîneden dönen hacılara sorar:

“–Medîne-i Münevvereyi ziyaret ettiniz; uhrevî Medîne çarşısından gönlünüzü ne gibi hediyelerle doldurdunuz? Getirdiğiniz maddî hediyeler; takkeler, tesbihler, seccâdeler bir müddet sonra eskiyecek, solacak. Medînenin solmayan, gönülleri ihyâ eden, mânevî hediyelerini getirdiniz mi? 

Hediyeleriniz içinde Hazret-i Ebû Bekrin sıdk ve teslîmiyeti; Hazret-i Ömerin adâleti; Hazret-i Osmanın hayâ ve cömertliği; Hazret-i Alinin irfan ve cihâdı var mı? Bugün binbir ıztırap içinde kıvranan İslâm dünyasına gönlünüzden bir asr-ı saadet heyecanı verebilecek misiniz?..”

Kurban Bayramı

Ramazan bayramı, nasıl ki bir “takvâ” hayatının şehâdetnâmesi ise, kurban bayramı da bir “fedakârlığın” şehâdetnâmesidir. Hazret-i İbrahim ve İsmâil -aleyhisselâm-ın fedakârlığını örnek alarak Cenâb-ı Hakka yaklaşabilmeyi telkin eden bir bayramdır.

Kurbandan maksat, Cenâb-ı Hakka takarrub/yakınlaşmadır. Zira âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere:

(Kurbanların) ne etleri, ne de kanları Allâha ulaşır. Allâha ulaşan, ancak takvânızdır…” (el-Hac, 37)

Dolayısıyla kurban, takvâ hassâsiyetinden doğan, maldan ve candan fedakârlığın bir sembolüdür.

Cenâb-ı Hakkın muazzam lûtufları da dâimâ büyük fedakârlıkların ardından gelmiştir. Nitekim İbrahim -aleyhisselâm- tevhid mücâdelesi uğruna canından geçip Nemrudun ateşine girmeye râzı olduğunda, Cenâb-ı Hak ateşi ona serin ve selâmet kıldı. Oğlu İsmâili kurban etmeyi göze aldığında, Cenâb-ı Hak kıyâmete kadar gelecek îman nesline bir ibadet olarak hediye ettiği kurbanı lûtfetti. Allah için kurban olmayı göze alan İsmâil -aleyhisselâm-ın neslinden, Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellemEfendimiz geldi.

Kurân-ı Kerîmde canları pahasına îmanlarını korumanın muhteşem misalleri olarak zikredilen Firavunun sihirbazları, ateş dolu hendeklere atılan Ashâb-ı Uhdûd, kavmi tarafından taşlanarak şehîd edilen Habîb-i Neccâr, hem Cenâb-ı Hakkın ebedî mükâfatlarına nâil oldular, hem de Allah için kurban olabilme hususunda bütün müminlere örnek teşkil etme şerefine eriştiler.

Hakîkaten, onları örnek alan ashâb-ı kirâm, hiçbir fedakârlıktan çekinmedi. “Canım-malım, her şeyim Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!” dedi. Gazvelere, seriyyelere şehâdet aşkıyla koştu. Allah Rasûlünün mektuplarını kralların cellâtları önünde, sarsılmaz bir îman cesaretiyle okudu. İslâmı tebliğ için, evini-yurdunu terk edip o zamanın şartlarında Çine, Semerkanda, Kayrevana gitti.

Fatihin Peygamber müjdesine mazhar olan askerlerinin; “Bugün şehidlik sırası bize geldi.” diyerek Rum ateşleri, kızgın yağlar ve ok yağmurlarına aldırmayıp İstanbul surlarına tırmanmaları da aynı îman aşkının bir tezâhürüydü.

Osmanlının 3. sultânı Murad Hüdâvendigâr, Kosovada kendilerinin iki katından daha kalabalık Haçlı ordusuyla karşılaştığında Rabbine sığınıp şöyle duâ etmişti:

“Yâ İlâhî! Bu mümin askerleri küffâr elinde helâk eyleme!.. Onlara öyle bir zafer lûtfet ki, bütün müslümanlar bayram etsin! Dilersen o bayramın kurbânı da şu Murad kulun olsun!..”

Hakîkaten, o gün Cenâb-ı Hak muazzam bir zafer lûtfetti. Murad Hüdâvendigâr da o zafer bayramının kurbânı oldu.

İşte 6 asırdır Kosovada ezan sesleri ve secdeler devam ediyorsa, bu, Murad Han ve îmanlı askerleri gibi, canını Hak yoluna kurbân etmekten çekinmeyen aziz şehid ve gâzilerin fedakârlıkları sâyesindedir.

Şüphesiz ki, 15 Temmuz 2016da aziz milletimizin gösterdiği büyük fedakârlık da, aynı rûhun bir başka tezâhürüydü. İslâm dünyasının en mühim karakolu ve bütün mazlum müslümanların ümit ışığı olan Türkiyemiz, Cenâb-ı Hakkın nusret ve inâyetiyle büyük bir felâketin eşiğinden döndü.

Bu itibarla; Allah için, mukaddesât için, dînin yaşanabileceği bir vatan için canlarını cömertçe bezleden şehid ve gâzilerimize vefâ göstermek, onlara lâyık nesiller olmak, gerektiğinde onlar gibi dînimiz ve vatanımız için hiç tereddüt etmeden fedâ-yı cân eylemek; hepimiz için büyük bir îman mesûliyeti ve vicdan borcudur.

Cenâb-ı Hak, hac ve kurbanın mânâ ikliminde, Allah için gayret ve fedakârlıklarla müzeyyen bir ömür yaşayıp son nefesimizle ebedî bir bayram sabahına uyanabilmeyi cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Âmîn!..


Dipnotlar:

[1] el-Bakara, 273.

[2] Bkz. el-Bakara, 183.

[3] Bkz. M. Cemâleddîn el-Kâsımî, Zübdetül-İhyâ, İst. 1969, s. 94.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar