Reklam
Zeynep KAHRAMAN FÜZÜN

Zeynep KAHRAMAN FÜZÜN

Vasiyet

03 Eylül 2016 - 15:40

 

Alsancakın renkli ışıklarını arkalarında bırakan araç Karşıyakaya doğru hızla ilerliyor. Sağanak halinde yağan yağmur, aracın camlarında eşsiz bir melodi oluşturmakta… Üzerine bir de körfezin o bilindik kokusuna karışan yağmur kokusu… 

Sol tarafta deniz gecenin siyahına boyanmış, üzerine düşen yağmur taneleriyle kıpırdıyor. Yüzünde ayın şavkı, içinde kim bilir ne macera… Birkaç gemi ve yat bu gecelik misafiri; bir de ağırlığını limana boşaltmakla meşgul yük gemileri. İzmir körfezinin eşsiz güzelliğine gölge düşüren liman, ticaretin merkezi…

Sürücü koltuğunda oturan beyefendi; her zaman gurur duyduğu, örnek aldığı ve çoğu kez beraber vakit geçirdiği babası; onun yanında da biricik oğlunu kendi elleriyle büyütebilmek için mesleğini erken yaşta bırakmak zorunda kalan anneciği. Bu iki insan ile artık ihtiyarladığı için geceye katılamayan dedesi; hayatta en çok değer verdikleri, en sevdikleri.

Dört yıllık üniversite hayatının final gecesinden dönüyorlar. Mühendislik fakültesinden mezun olan gencin rakamlarla arası hep iyiydi. İlkokuldan itibaren matematik dersinde başarılı olmuş, diğer derslere fazla ilgi göstermemişti. Sayılarla olan bağı onu bu fakülteye yönlendirmişti.

Yoğun ama hızla akan trafiğe rağmen eve varamadılar bir türlü. Yağmur azaldığı için yavaşça hareket eden silecek farklı melodileri mırıldanmakta. Sahil yolunun sonuna doğru, sağda cami solda leb-i derya içkili bir mekân; sağdaki melekle soldaki şeytanın kapışması gibi. Aslında mana ile maddenin, artı ile eksinin çarpışmasıdır İzmir. İstanbula kıyas götürmez ama egelileri avutmayı becerir.

Eve vardıklarında hemen dedesinin odasına girdi genç. Dedesi elinde tespihle uyuyakalmıştı. Yastığını düzeltmek istedi. Uyandırmamak için dikkat ediyordu. Yastığı yerleştirdikten sonra elinden tespihi almaya çalışınca birden irkildi, çünkü dedesinin eli buz gibiydi. Nabzını kontrol edince yere yığıldı, “dedeciğim, dedeciğim” diyerek ağlamaya başladı.

Ertesi gün babası elinde bir zarfla yanına geldi. Üzerinde “biricik torunuma” yazıyordu. Zarfı uzatıp “al oğlum, bunu deden sana bıraktı. İçinde ne yazıyor ben de çok merak ediyorum.”

Hemen zarfı alıp açmaya başladı. Çünkü içinde yazılanlar belki teselli verirdi yüreğine, belki avuturdu sözleriyle dedesi. Her sıkıntısına onun sözleriyle çare bulmamış mıydı?

Dikkatle zarfı açtıktan sonra çok şaşırdı. Bütün vasiyet Osmanlıca el yazısıydı. Kuran okumayı biliyordu ama Osmanlıca harekesiz olduğu için okuyamadı. Babası “Osmanlıca bilen bir arkadaş var okutalım ona” deyince; “olmaz babacığım, bunu dedem benim için yazmış, ben okumalıyım” dedi.

Bir hafta boyunca başsağlığına gelenlerden evden çıkamadı. Hocasını arayıp Osmanlıcayı nereden öğrenebileceğini sordu. Fen edebiyat fakültesi tarih veya edebiyat bölümünden ya da ilahiyat fakültesinden yardım alabileceğini biliyordu artık. Ulaşımı kolay olduğu için ilahiyat fakültesine gitmeyi tercih etti.

Göztepe durağında inince şaşırdı genç. Yoldan geçen son model arabalarda başörtülü bayanlar vardı. Buraların muhafazakâr olduğunu biliyordu ama bu kadar çok olduklarını bilmiyordu. Dokuz Eylül Üniversitesi kurulunca ona katılan bu fakülte eskiden Yüksek İslam Enstitüsüydü. Denize nazır ormanın içinde kurulan enstitünün etrafı da imam hatip liseleri ve kuran kurslarıyla doluydu. 

Genç, karşıya geçip fakültenin bahçesini tırmanmaya başladı. Onu görenler “Selamünaleyküm” deyince içi cız etti. Ona sadece dedesi böyle selam verirdi. Birkaç dakika içinde sevmişti burayı. Boş bulduğu bir masaya oturup bakınmaya başladı. Ne yapacağını bilmediği için etrafı izledi. Bazı masalarda toplanıp ders çalışan ve bazısında çay içip sohbet eden öğrenciler…

Bir müddet sonra yanına yaşlıca bir beyefendi yaklaştı;

-Hoş geldiniz, oturabilir miyim?

-Buyurun, tabi ki.

Tanışınca hoca olduğunu öğrendiği kişiye hayatını anlattı bir çırpıda. Neden buraya geldiğinden bahsetti. Hoca onu yanına alıp bir binaya götürdü.

Kapısında Türk İslam Edebiyatı yazan odaya girdiler. Hocaya genci kısaca anlatıp onları yalnız bıraktı.

-Sana yardımcı olacağım genç, ben anlatırken not al, mektubu çözerken takıldığın yerlerde bakarsın. Kuran bilmeseydin çok zordu bu iş ama arap harflerini bildiğin için benim anlatacaklarımla biraz olsun dedenin nelerden bahsettiğini anlayabilirsin.

-Çok teşekkür ederim, inanın ne diyeceğimi bilmiyorum, ben buraya Osmanlıca öğrenebileceğim yer var mı diye sormaya gelmiştim.

-Ben sana ders aralarında öğretirim. Bu günlerde doktora öğrencilerim ile derslerimiz var, sen de yanımızda durabilirsin.

-Gerçekten mi, çok sevindim.

Birkaç hafta süren derslerde genç Osmanlıcayı iyice sökmüştü. Hatta doktora ve yüksek lisans öğrencileriyle katıldığı derslerde Osmanlıca metinler okuyorlar, şiir şerh ediyorlardı. Yunus Emre, Mevlana, Nabi ve Fuzuli hakkında çok şey öğrenmişti. O kadar çok sevmişti ki bu okulu. Onun rakamlardan ibaret dünyasını ışıklandıran kelimeler ile bu okulda tanıştı. Dedesi her zaman kitap okumasını istediği halde bir türlü okuyamamıştı. Sıkılıp hemen bırakıveriyordu. Ama şimdi kitap kurdu haline gelmişti.

Gelelim dedesinin bıraktığı mektuba. Birkaç gün geçince anlamıştı mektubun sırrını. Ama yine de açıp okudu. Tam tahmin ettiği şeyler yazıyordu.

“Canım torunum; yazdıklarımı okuyabildiğine göre Osmanlıcayı öğrenmişsin demektir. Seni tebrik ediyorum. Biliyordum bu mektubu okumak için öğreneceğini. Çünkü her şeyi kendin başarmak istersin. Onu öğreten kişiden çok şey öğrendiğine de eminim. Osmanlıca gönül işidir. Herkes bilmez, herkes merak edip öğrenmez. İçinde edebiyat aşkının olması lazım.  İşte bu yüzden öğrenmeni istedim. Seni, içinde edebiyat aşkı olan biriyle tanıştırayım istedim. Mutlaka ondan bir şeyler almışsındır. Sana vasiyetim ve mirasım her biri altın değerinde olan kitaplar, yani edebiyat hazineleri…”

 

Zeynep Kahraman Füzün

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar