Zeynep KAHRAMAN FÜZÜN

Zeynep KAHRAMAN FÜZÜN

Çağırdığım Ecelmiş Meğer

00 0000 - 14:42

Yılların yorgunluğu vurmuştu yüzüne. Uzaktan görenler ne kadar yaşlı olduğunu fark edebiliyordu. Gençliğindeki güzelliği gitmiş, solgun bir renk almıştı. Ahşap duvarlarındaki cilalar dökülmüş, çürümeye başlayan kısımları tahta kurtlarının rızkı olmuştu.

Pencerelerinin biri yaramaz çocukların attığı taşlardan nasibini almıştı. Kırılan camdan süzülen rüzgâr sofaya açılan kapıyı gıcırdatınca irkildi. Ne kadar özlemişti bu sesi. Yıllar önce o kadar sık duyardı ki. Ev halkı da bu sese alışmış, kapıyı yağlamaya gerek duymamıştı. 

Özlediği günlere gitti. Sabahları bahçeden gelen balta sesiyle uyanırdı. Evin reisi her sabah odun keser, kapının kenarına sıralardı. Erkenden uyanan afacan, tahta merdivenlerden hoplaya zıplaya aşağı inerdi. Annesinin maşingada pişirdiği çayın fokurtusuna ritim tutar, kendince uydurduğu şarkıları söylerdi bağıra çağıra. Ablası bunca gürültüye uyanmaz, yatağında kımıldamadan rüyalarına devam ederdi. Dedesi odasının penceresinden bahçede odun kesen oğlunu seyreder, kim bilir neler hayal ederdi.

Her gün bir konuğu olurdu evin. Hanımın komşuları sabah çayına gelir, dedenin dostları sık sık ziyaret ederdi. Bir bakarsın babası takmış koluna kıraathaneden beyefendileri o ayın meyvesinden ikram etmeye getiriyor. Geniş bahçede bulunmayan ağaç yoktu neredeyse.

Sezonu dut açardı. Ardından eren can erikleri, yenidünyalar, vişne, şeftali, kayısı. Sonra üzümler olgunlaşır, incirler sararmaya başlardı. Elma, ayva peş peşe renklendirirdi bahçeyi. Havalar soğuyunca yumuşayan cennet elması toplanır, koca kış ayvalarla beraber afiyetle yenirdi.

Hey gidi günler hey. Şimdi hiçbiri yoktu. Sahipleri evi satıp gidince, yeni sahipleri bahçedeki bütün ağaçları kesmişlerdi. Yerlerine koca koca apartmanlar dikmişler, ihtiyar eve dokunmamışlardı. Neden dokunmadıklarını bir türlü anlamamıştı. Sit alanı diye bir söz duymuştu yoldan geçenlerden, ama anlamını soramamıştı.

Biri gelip cilalayıp döşeyecek diye bekliyordu yıllardır. Yine eskisi gibi olsa, odaları dolup dolup boşalsa, salonuna sığmasa gelip gidenler. Merdivenleri sallansa yine haşarı çocuklardan, biri içinde soba yakıp ısınsa olmaz mıydı?

Öyle dertliydi ki sıkıntıdan içi içini yemiş, yalnızlıktan yaşam hevesi kalmamıştı. Dokunsalar yığılıp kalacağına emindi. İlgisizlikten düştüğü durumu görenlerin içi acıyordu. Hüzünle seyrediyorlar, bu güzelim evin nasıl böyle terk edildiğine akıl sır erdiremiyorlardı.

Kilit vurulan kapısını açsalar ne olurdu ki? Kediler falan sığınırdı bir köşesine. Kuşlar yuva yapardı belki. Belki bir evsiz gelir ısınmaya çalışırdı. Çaresizlikten her şeyi düşünüyordu. Yeter ki gelsinler bir nefes olsun içinde.

O da ne. Sanki duaları kabul olmuştu. Biri gelmiş evin kilidini açıyordu. Kalbi yerinden fırlayacaktı. İşte içine girmişti. Hızlı hızlı evi dolaştı. Evin ortasında durup cebinden çakmak çıkardı. Diğer elindeki bidondan suya benzeyen bir şeyi boşaltmaya başladı. Eğilip çakmağı çaktı. Birden alev aldı ahşap tabanı. Adam hızla dışarı çıktı. Hemen oradan uzaklaştı.

Yanmaya devam ettikçe fenalaşıyordu. Özlemini çektiği çıtır çıtır ateş sesi maşingadaki odunlardan değil ciğerinden geliyordu. Tüm bedeni alev alev yanıyordu. Yapacak bir şey kalmamıştı. Kısa sürede her yeri tutuşmuş, mahalleli baka kalmıştı. Kendilerince yorum yapıyorlar, kimse söndürmek için bir şey yapmıyordu. Söylenenlerden şu cümle son darbeyi vurmuştu çatısı çökerken; “sit alanı diye yaktılar herhalde, yıkmalarına izin verilmemiş.”  

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar