Yrd.Doç.Dr.Ahmet Emin SEYHAN

Yrd.Doç.Dr.Ahmet Emin SEYHAN

’’Zaman sana uymuyorsa sen zamana uy!’’ ne demek?

00 0000 - 23:54

Zaman zaman ilahiyatçı kimliğini ön plana çıkartarak belirli medya organlarına konuşan kimi insanlar, “zamanın ve şartların değişmesiyle ahkâmın da değişeceği” kaidesini keyfî bir tarzda yorumlayarak bir takım teklifler öne sürmektedirler. Onların bu tekliflerinin çoğunluğunun bilimsellikten ve ciddiyetten yoksun olduğu anlaşılmaktadır.

Bununla birlikte onlardan bazılarının zaman zaman bazı doğruları ifade ettikleri de bir gerçektir. Mesela, onlar “şekli ve lafzı ön plana çıkartmaktan daha ziyade meselenin özüne, ruhuna ve maksadına bakmak lazım” dediklerinde bir doğruyu ifade etmektedirler. Zira işin esası ve maksadı geri plana itilir, görüntü ve şekil ön plana çıkartılırsa buradan bazı yanlışlıklara gidileceği açıktır. Elbette şeklin özden ayrılmayacağı durumlar vardır. Usul ve esas önemlidir. Ama öncelik ve ağırlık her halükarda işin özünde, maksadında ve ruhunda olmalıdır.  

Öte yandan, İslam dininde kıyamete kadar değişmeyecek kurallar olduğu gibi zamana, şartlara ve ihtiyaçlara göre değişecek kurallar da vardır. Bu bakımdan toplumda zaman zaman işitilen “zaman sana uymuyorsa sen zamana uyacaksın” şeklindeki o söz, câhilâne söylenmiş bir sözdür. Bu sözün iler tutar bir tarafı yoktur. Tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır. Bu söze göre hareket edenlerin er ya da geç sırat-ı müstakimden ayrılmaları kaçınılmazdır. Zira bu söz her şart ve durum için geçerli olmayan bir sözdür.

İslam dini her çağ ya da dönemi kendi koyduğu kurallara uygun hale getirmek için vardır ve insan hayatının her alanına müdahale eder. Kurallar koyar. Zira İslam’ın insan hayatında geçerli kılmak istediği değerler, kıyamete kadar bâkî kalacak evrensel ilkelerdir. Ancak bu değerleri taşıyan araçlar ve biçimler zaman içinde değişebilir.  Zaten bunların da hangilerinin, nasıl ve ne ölçüde değişeceği Kur’an ve Sahih Sünnet’te ifade edilmiştir. Bu nedenle gerçek İslam âlimleri ortak aklı kullanarak her dönemde ictihad etmek ve Müslümanların sorunlarına çözümler bulmakla mükelleftirler.  

Diğer taraftan içki, kumar, uyuşturucu, faiz, zina, yalan, iftira, zulüm, hırsızlık, rüşvet vs gibi şeyler kesinlikle haramdır ve kıyamete kadar da bunlar değişmeyecektir. (Maide, 5/90; Bakara, 2/275-279; Nahl, 16/105; Mümtehine, 60/12; Nur, 24/24) Bunların değiştirilmesi hiçbir zaman mümkün değildir ve böyle bir şeyin teklif dahi edilmesi söz konusu olamaz. Müctehidlerin bile bu değişmez kuralları değiştirme hak ve yetkileri yoktur. Zira bunlar kıyamete kadar geçerli evrensel hukuk ilkeleri olup bozulmamış selim bir aklın kabul edeceği konulardır. Bunlar dogma değil, insanlığa huzur ve mutluluk sunacak reçetelerdir. Bu nedenle “içki, kumar artık dünyada yaygın hale geldi, dini kuralları esnetelim, bunları da zamana uyduralım” denilebilmesi asla ve kat’â mümkün değildir. Çünkü hırsızlığı, cinayeti, kumarı doğasına yabancılaşmamış bir insan fıtratının haklı görmesi imkânsızdır. Normal görmeye ve göstermeye çalışanlar kalbi taşlaşmış, vicdanı kararmış, hakikate karşı kör, sağır ve dilsiz kesilen ve kalplerinde hastalık olanlardan başkası değildir. (Bakara, 2/7; Nahl, 16/108; Münafıkun, 63/1-3; Muhammed, 47/16; Zümer, 39/22; Mümin, 40/35; Casiye, 45/23.)

Benzer şekilde, “artık nikahsız birliktelikler çoğaldı, insanlar da bunu normal görmeye başladılar, ayıplayan ve kınayan da kalmadı. Artık nikah kavramını ve şartlarını yeniden gözden geçirelim ve bunları değiştirelim, herkes özgürce (hayvanlar gibi) istediğini yapsın” denilemez. Zira bu durum İslam’a göre resmen zinadır, çok kötü bir yoldur ve iffetsizliktir. (İsrâ, 17/32; Furkan, 25/68; Araf, 7/80) Çıkartılan gelip geçici bazı beşeri kanunlar zinayı yasak saymasa da, nikâhsız birliktelikler İslam’a göre haramdır. Bunu normal karşılamak ve savunmak mümkün değildir. Dolayısıyla nikahsız birlikteliği özgürlük kılıfının arkasında pazarlamak ve toplumu dejenere etmek isteyenlerin hevesleri kursaklarında kalmak durumundadır. Bir Müslümana düşen görev; bunları değiştirmeye gücü yetmiyorsa hiç olmazsa kalbiyle bu iffetsizliği onaylamamak ve hal çareleri aramaktır.

Yine “herkes kendi bireysel zevk ve mutluluğunu esas almalı, başkaları yüzünden eziyet çekmenin zamanı geldi de geçti, gemisini kurtaran kaptan!”diyerek bireysel ve egoist bir yaşam tarzını savunmak, kimsesizlere ve muhtaçlara yardım eli uzatmamak İslam’ın koyduğu kurallara aykırı davranmak olacaktır. Nitekim hiçbir kimsenin Kur’an ve Sahih Sünnet’in yetime ve muhtaç insanlara sahip çıkılması emir ve tavsiyesini (Bakara, 2/177, 215; Nisa, 4/36, 75; İnsan, 76/8; Fecr, 89/17; Beled, 90/11-17) değiştirebilmesi mümkün değildir.

Benzer şekilde, “ezan Türkçe okunsun, ibadetler Türkçe yapılsın (dikkat edin bu zâtlar dua demiyorlar ibadet diyorlar, zira dua Türkçe de olabilir), namaz iki ya da üç vakte indirilsin, oruç sadece15 gün olsun ve o da her zaman kış aylarına denk getirilsin.” Ya da “hac yılda 12 defa olsun ve herkes hacca gitsin, kadınlar başı açık olarak namaz kılsınlar, kadınlar camide erkeklerle aynı safta karışık namaz kılsınlar.” Veya “hayvanlar kurban edilmesin onun yerine sadaka verilsin, ayakkabı alınıp dağıtılsın, horoz kesilsin” gibi teklifler de bulunabilmektedirler.

Kanaatimizce bu tür lakırdıların iyi niyetli ve samimi teklifler olmadığı açıktır ve bunlar İslam’ın değiştirilemez kurallarını tahrif etmeye, hafife almaya ve insanların kafalarını karıştırmaya yönelik bilinçli söz ve eylemlerdir. Bu sözleri tekrarlayanların iyi niyet ve samimiyetten uzak oldukları görülmektedir. Onların dinin değiştirilebilen hükümleri ile değiştirilemeyen hükümleri konusunda kafalarının iyice karışık olduğu (Bakara, 2/10; Enfal, 8/49; Muhammed, 47/29) ve İslam konusunda yeterince bilgi ve birikimlerinin olmadığı da anlaşılmaktadır. (Müddessir, 74/31)

Namaza gerek yok yoga var, oruç yerine diyet yapmak da yeterlidir. Zekât ve sadaka yerine zaten vergi veriyoruz, bir de bunları fakirlere vermeye gerek yok. Hacca gidip Araplara para yedirmektense okul yaptırın” gibi sözler söylemek suretiyle müminlerin ibadetlerini alaya alanların, İslam dininin namaz, oruç, hac, zekat, sadaka, kurban vb. gibi ibadetlerini tahrif etmeye kalkışanların iyi niyetli olduklarına ancak saf olanlar kanabilir. Zira bu kimselerin asıl amaçları kafaları karıştırmak ve zihinleri bulandırmaktır. Gizli gizli İslam düşmanlığı ve din aleyhtarlığı yapmaktır. (Zuhruf, 43/80) Bunların maalesef kendi süflî duygularının esiri oldukları anlaşılmaktadır. Onları engelleyecek tek gücün İslam olduğunu gördükleri, bu nedenle de dini ve ahlâkî değerleri toplumsal hayattan dışlamayı istedikleri için böyle söylemektedirler. Bu tipler “zaman sana uymuyorsa sen zamana uy” diyerek İslam’ın emir ve nehiyleri değiştirmeye yeltenmektedirler.

Özellikle belirli televizyon kanallarına bilinçli olarak çıkartılan ve konuşturulan bu sözde ilahiyatçıların laflarına kananlar kendilerine yazık edeceklerdir. Zira farklı amaçlara hizmet eden bu tür kimselerin iyi niyetli olmadıklarını yine Kur’an-ı Kerim bildirmekte ve bu tür kimseleri bizlere tasvir edip, bir takım özelliklerini haber vermektedir. (Tevbe, 9/67; Ahzab, 33/60-61; Münâfıkûn, 63/1-8; Hadid, 57/13-14)

Özetle ifade edecek olursak, “zaman sana uymuyorsa sen zamana uy” sözü bilinçli olarak üretilmiş bir psikolojik harp taktiğidir. Dolayısıyla bu söze dayanarak birileri İslam’a saldırırken ciddi ve ihlaslı İslam âlimlerine düşen görevler vardır. Onlar bu tür şarlatanlara karşı dinin değişmez değerlerini ve kurallarını savunmak ve gerçekleri ortaya koymak zorundadırlar. Hiçbir şey olmamış gibi duran ve gençlerin zehirlenmesini seyreden İslam bilginleri büyük bir yanılgı içerisindedirler.Gerçek bir İslam âlimi kafaları bulandırmaya ve dini tahrif etmeye çalışanlara karşı durmak ve onların hezeyanlarına mantıklı ve tutarlı cevaplar vermek zorunda olduğunun bilincinde olandır. (Bu arada “adı üstünde hezeyan işte, cevaba ne gerek var” diyenlerin fildişi kulelerinde oturdukları ve toplumdan çok uzak oldukları anlaşılmaktadır. Zira onların bu tür hezeyanların gençlerin zihin dünyalarında oluşturduğu kırılmalardan, çatlaklardan ve travmalardan haberleri yoktur ve olamaz. Zira o tiplerin başka türlü dertleri ve hesapları vardır.)

Kısaca, sosyal sorumluluk bilinci içinde hareket etmek ve art niyetli bu kimselerin maskelerini düşürmeye çalışmak gerekmektedir. Yaşadığı çağdaki her türlü probleme çözüm önerileri sunmayan, teklif edilen bu tür önerilere yapıcı eleştirilerle katkı sağlamayan, mantıklı görüşleri desteklemeyen kimse büyük vebal altında kaldığını ve kalacağını bilmek durumundadır. Toplumda görülen yozlaşmalara, kokuşmalara ve çürümelere karşı dik ve onurlu bir duruş sergilemeyen kimsenin Hz. Peygamber’i yeterince tanıyamadığını ve aslında onu hiç sevemediğini söylememiz ise kesinlikle yanlış olmayacaktır.  (14.12.2012)

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Emin SEYHAN

Kafkas Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar