Reklam
Yrd.Doç.Dr.Ahmet Emin SEYHAN

Yrd.Doç.Dr.Ahmet Emin SEYHAN

Uyarıyoruz

05 Ekim 2016 - 08:43

Terör Örgütleri veya Sahte Tarikatların Pençesine Düşenlere Tavsiyeler

Özellikle son üç yıldır bu konuyla alakalı birçok makale kaleme alarak insanları uyarı vazifesini yaptığımıza Yüce Rabbimiz, ehli insaf ve arşivler şahittir. Lakin bir kez daha konuyla ilgili tespitlerimizi dört maddede özetlemek ve samimiyetle bu hastalıktan kurtulmak isteyenlere bir reçete sunmak istiyoruz. Elbette bu tavsiyeler, hasta olduğunu kabul edip iyileşmek isteyenlere şifa/ çare/ derman/ deva/ ilaç olabilecektir. Ancak bu ikazlarımızdan faydalanmak yerine bunları “höykürmek/ saçmalamak” olarak değerlendiren sefihlere, alçaklara, şeref yoksunlarına ve namus fukaralarına hiçbir katkı sağlayamayacaktır. Zira bu sefihler, artık şeytanın adımlarını takip eden birer iblistir ve girdikleri o yanlış yoldan dönmeleri de maalesef imkânsızdır.

Şimdi bu dört maddeyi şu şekilde özetleyebiliriz:

 

Bir: Eleştiren ve Sorgulayan Bir Akla Sahip Olmak

Öncelikle bir terör örgütünün veya sahte tarikatın ağına düşmüş bir kimsenin yapması gereken şey; o çok övündüğü ama hiç de kullanmadığı aklını çalıştırmasını bilmektir. Zira kolay yoldan cennet veya kısa yoldan köşe dönme, makam, mevki, statü ve rütbe elde etme arzusuyla hareket eden bir adamın aklıyla çok övündüğü açıktır. Oysa bu zavallının yaptığı fırsatçılıktır/ beleşçiliktir/ açgözlülüktür. Zira ter dökerek, bedel ödeyerek ve uykusuz kalarak cenneti elde etmek veya bir makama gelmek için çabalamak yerine işin kolayına kaçmış,sahtekârların peşine takılmış ve kendi kendini aldatmıştır. Dolayısıyla böyle birinin akıllı olmadığı sadece kendini akıllı zanneden bir uyanık/ ahmak/ aptal olduğu açıktır. Bu uyanıkları başka uyanıkların kullandığı da acı bir gerçektir. Nitekim dürüst olmayanların akıbeti hep böyle olmuştur. Uyanık geçinmiş, ama bu dünyada iken rezil rüsva olmaktan da kurtulamamışlardır. Çünkü niyet hayır ise akıbet de hayırdır.

Bu hatırlatmalardan sonra şunu ifade edelim ki, “akıl”, “öğrenme yeteneği olan zekâ” ve “doğru düşünme melekesi olan mantık”içerir. Hem öğrenme yeteneği olan zekâsını hem de doğru düşünme melekesi olan mantığını yerinde kullanmayarak körelten/ karbonlaştıran/ mühürlettiren sonra da gerçeklere/ samimi uyarılara karşı “kör, sağır ve dilsiz kesilen” (Bakara, 2/18, 171) insanoğlu sadece kendisine yazık eder. Çünkü “zekâ ve mantık” vahyin ışığında doğru bilgiyle ve güzel bir eğitimle geliştirilmez, sağlıklı bir şekilde çalıştırılmazsa “aklın” doğru analizler yapabilmesi ve doğru sonuçlara ulaşabilmesi imkânsızlaşır. Zira insana bahşedilen akıl nimeti, farklılıklara ve benzerliklere bakarak, parçaları birleştirip ayırarak bir sonuca varır. Eğer akıl, tüm verileri sağlıklı bir şekilde toplamaz, gereği şekilde analiz etmez, konuyu tüm yönleriyle incelemez ve meseleye odaklanmazsa böyle bir akıl sahibi hiçbir zaman doğru neticelere ulaşamaz ve doğru hükümler veremez. Bu durumda onu sahte vaatlerle aldatmak isteyen şeytanın ve şeytanlaşmış insanların oyuncağı olmaktan da kurtulamaz. Çünkü akıl bir paraşüt gibidir, açılırsa ve doğru çalıştırılırsa bir işe yarar. Nasıl paraşütü açılmayanın yere çakılıp ölmesi mukadderse aklını kullanmayanın da manen ölmesi ve birilerinin elinde oyun ve eğlence aracı olması kaçınılmazdır.

Nitekim Kuran, aklını kullanmayanların, köreltenlerin veya uyuşturanların üzerlerine ricsin (“pisliklerin, adı duyulmamış hastalıkların, acıların, streslerin, depresyonların, felaketlerin, musibetlerin, rezaletlerin vs.”) yağacağını ifade etmekte (Yûnus, 10/100) ve mahşer günü bunların; “Keşke söz dinlemiş veya aklımızı kullanmış olsaydık” (Mülk, 67/10) mazeretlerinin onlara hiçbir faydasının olmayacağını da haber vermektedir.

Dolayısıyla beynin çalışmasını sağlayan ruh programı “tabir caizse fabrika ayarlarına (Kurânın ilkelerine/ fıtrata) uygun” işletilmezse ve kulaktan duyma yalan yanlış bilgilerle, ön yargılarla, mitolojilerle ve uydurma hikâyelerle vesvâsil-hannâsın yönlendirmelerine açık hâle getirilirse böyle bir insanın Rahman olan Allahtan uzaklaşması, sahte şeyh/ sahte hoca/ sahte mürşit/ sahte liderlerin peşine takılması, onları kendine dost edinmesi, ömrünü boşa harcayarak kendine zulmetmesi ve ahiretini kaybetmesi kaçınılmazdır. Çünkü ruh programı, ancak Allahın ilkeleri (Zikr) ışığında çalıştırılırsa insanı gerçek anlamda huzur ve itminana kavuşturabilir (Rad, 13/28).

Bu itibarla sahte tarikatların veya terör örgütlerinin ağından kurtulmak isteyenlerin öncelikle yapması gereken şey; öğrenme kapasitelerini her geçen gün daha da artırmaları, mantık kurallarını doğru dürüst öğrenmeleri, kritik analitik düşünmeleri ve duydukları/ okudukları her şeyi mutlaka ama mutlaka tenkit süzgecinden geçirmeleridir.

 

İki: Kurân-ı Kerîmin İlkelerini Özümsemek

Günde en az bir saatini Kurânın ilkelerini doğru kaynaklardan faydalanarak öğrenmeye çalışmayan birisinin sahte tarikatların veya terör örgütlerinin kucağına düşeceği ve kullanılacağı açıktır.

Bu bakımdan akıllı bir insanın hem bu dünyada hem de ahirette mutlu olması için yapması gereken şey; yaratılış gayesini araştırması, son vahyin ilkelerini öğrenmesi, özümsemesi ve yaşamasıdır. Çünkü nasıl virüslerden kurtulmak için bilgisayara format atmak gerekiyorsa, şeytan virüslerinin yanlış yönlendirmelerinden kurtulmak için de Kurânın ilkeleri ışığında düşünmek, sağlam ve sarsılmaz bir imana sahip olmak, taklidi imanı tahkiki hale getirmek, bulaşmış virüsleri güvenilir dinî bilgilerle temizlemek, her gün imanını tazelemek/ güncellemek ve bu imanı salih amellerle korumak/ desteklemek/ artırmak şarttır.

Dolayısıyla sahte tarikatların veya terör örgütlerinin ağından kurtulmak isteyenlerin zamanlarını çok iyi değerlendirmeleri, ömürlerini Kurân ile geçirmeleri, lüzumsuz tv programları, akıllı telefonlar, tabletler ve kahve köşelerinde okey/ tavla vs. oynayarak ya da dedikodu ederek tüketmemeleri gerekir. Böyle yanlış bir tercihte bulunanların suçlamaları gereken sadece kendileridir. “Başkaları yapıyordu ben de yaptım” söylemi, şeytanın vesveseleri sonucu oluşan basit bir akıl yürütmeden başkası değildir. Böyle ayartıcı bir cümleye kulak verenlerin Kurânı zerre kadar bilmedikleri açıktır. Zira Kurân, bu tür bir yaklaşımı şiddetle reddetmektedir. Öyleyse yapılması gereken şey, Kurânı kılavuz/ rehber/ kaynak edinmek ve onun ilkelerine göre bir hayat tanzim etmektir.

 

Üç: Hz. Peygamberin Sahih Sünnetinin Özünü ve Ruhunu Bilmek

Sünnet; Hz. Peygamberin yaşayış tarzı ve onun sürekli olarak yaptığı davranışlardır. Nitekim kelime sözlükte “yol” ve “gidişat” anlamlarına gelmektedir. Yani sünnet; “ara sıra ve gelişigüzel yapılan şeyleri değil, âdet niteliğinde devamlı ve sürekli, aynı zamanda bilinçli davranışları” ifade eder.

Sünnet; Hz. Peygamberin her yaptığı değil, “Peygamber sıfatıyla yaptığı” ve müminlerden de yapılmasını istediği fiillerdir. Bu nedenle onun yaptığı her şeyi veya söylediği her sözü sünnet olarak tanımlamak ciddi sıkıntılara yol açar. Örneğin fakirlere ve dilencilere sadaka vermekle yetinmeyi veya onlara maddî yardım sağlamayı sünnet zannetmek doğru değilken, onları fakirlikten kurtaracak projeler gerçekleştirmek, balık tutmayı öğretmek, mesleki ehliyet kursları düzenlemek, girişimciliği özendirmek, yeni istihdam alanları oluşturmak, üretimi artırmak, kaliteye ve markaya yatırımlar yapmak ve tüm dünyaya bu malları ihraç edecek ortamlar oluşturmak sünnettir.

Yoksa hâlâ işi sadaka boyutunda bırakmak, palyatif tedbirlerle oyalanmak, böyle bir anlayışı savunmak, sünneti doğru anlamamaktır. Elbette sadaka vardır ve ihtiyaç sahiplerine de verilmelidir. Ancak sünnet olan; “balık vermek değil, balık tutmayı öğretmektir.” Bu aradaki ince farkı fark edemeyerek bizi sadaka vermeye karşı olan biri gibi tanıtmak ciddi kul hakkı ihlali olduğu gibi sefihlikten başkası da değildir.Çünkü sünnet, eylemlerin şeklinden ziyade onlara hayat veren özü, ilkeyi ve ruhu yakalayıp bunu çağa taşımak ve “Hz. Peygamber gelseydi acaba nasıl davranırdı?” diyerek dönemin ihtiyaçlarına ve problemlerine yeni çözümler üretmektir.

Bu nedenle dünyadaki müslümanlara düşen görev; Hz. Peygamberin yaptığının “aynısını” değil, çağın ihtiyaçlarına göre “benzerini”yapmaktır. Bugünün şartlarına göre onun temsil ettiği ilke ve hedefleri göz önüne alarak yeni bir yorumla ve yeni bir ruh ile “toplumsal, bölgesel ve küresel ölçekte zulüm, sömürü, açlık, kıtlık, baskı ve çevre sorunlarıyla” mücadele etmek ve bunlara yeni çözüm önerileri geliştirmektir.

Dolayısıyla “bireysel boyuta” ilaveten toplumsal ve evrensel planda gerçekleştirilmeyi bekleyen sünnetleri göz ardı etmek ciddi vebaldir. Çünkü İslam, bireysel boyutta yaşanması gereken manevî bir tecrübe değildir. Müslüman, kişisel kurtuluşuyla beraber insanlığın kurtuluşunu da hedeflemek ve bunun için canıyla ve malıyla mücadele etmek zorundadır.

Diğer taraftan sünneti ihya etmek demek; Hz. Peygamberin içinde yaşadığı toplumun örf ve âdeti gereği kişisel olarak yaptığı bazı uygulamalarının detaylarını olduğu gibi alıp “tekrarlamak” değildir. Tam aksine Hz. Peygamberin toplumsal ve evrensel model oluşturma anlamında insanlığa sunduğu kalıcı hayat prensiplerini ve hayatın her alanında uyguladığı Kuranın ilkelerini çağın ihtiyaçlarını da dikkate alarak yeniden inşa ve ihya etmektir.

Bu itibarla sahte tarikatların veya terör örgütlerinin ağından kurtulmak isteyenlerin yapması gereken üçüncü ve en önemli şey; bu adamların en çok kullandıkları uydurma hadisleri bilmeleri, sahih sünneti doğru dürüst öğrenmeleri, duydukları veya okudukları her rivayete/ her habere hemen inanmamalarıdır.

 

Dört: Samimi Olmak ve Sadece Yüce Yaratana Dua Edip Ondan İstemek

Sahte tarikatların veya terör örgütlerinin pençesinden kurtulmak isteyenlerin yapması gereken dördüncü şey; sahteyi sahte olmayandan (hakkı batıldan) ayırt etmesini bilmektir; yani ihlaslı olmak ve sadece Yüce Allaha yönelmektir. Zira insanoğlunun içtenlikle Yüce Allaha yönelmesi, Ona bağlılığını itiraf etmesi, Ona muhtaç olduğunu bilmesi ve sadece Ondan yardım dilemesi; Ona duyduğu güveni teyit etmesi manasına gelir.

Nitekim dua, ibadetin özüdür. Yüce Allah ile kurulan ilişkinin özü, duada samimi bir şekilde ortaya çıkar. Dua, kalpte Allah inancının daha da kökleşmesine ve insanın günahlarından arınmasına sebep olur. Dua ve niyaz, sıradan bir istekte bulunma hali değildir. Dua, kulluk şuuru, ibadet hazzı ve coşkusu içinde ihlasla yapılması gereken, kulun kendini Yüce Allaha en yakın hissettiği andır ve bu fırsat çok güzel değerlendirilmelidir.

Duanın insanın duygularını, algılarını, davranışlarını, ruhî ve bedenî sağlığını değişikliğe uğratan etkileri söz konusudur. Nitekim dua ile gelen ilahi yardım ve manevi destek insanı rahatlatır, korkularını yatıştırır ve Yüce Allaha olan güvenini artırır. Böyle bir durumda kişinin şuur düzeyi yükselir, idrak kapasitesi keskinleşir, olağanüstü işler başaracak şekilde gücü ve kuvveti ziyadeleşir.

Diğer taraftan duanın insanın kişiliği ve karakteri üzerinde önemli etkileri vardır. Zira sık sık dua etmek kişiyi ahlaki olgunluğa ulaştırır.

Öte yandan ölüm, hastalık, felaket, musibet, çaresizlik ve sıkıntı anında Yüce Allahı hatırlayan, ama sonrasında Onu unutanların doğru bir Allah tasavvuruna sahip oldukları söylenemez (Yunus, 10/22-23; Lokmân, 31/32). Kaldı ki böyle yarım yamalak bir imana sahip olanların da tam ve kesin olarak inanmadıkları Yüce Yaratıcıya içtenlikle dua etmeleri söz konusu olamaz. Her ne kadar başları sıkışınca fıtratlarına dönseler, vicdanlarının sesini dinleseler, dini Allaha halis kılarak dua etseler de imanları pamuk ipliğine bağlı olduğu için rahata erince verdikleri o sözü çabucak unuturlar.

Kısaca dua, kulluğun özü ve özetidir. Dua ve niyaz, kulun kendini Yüce Allaha en yakın hissettiği andır. Böyle dua edebilmenin yolu; “sağlam ve sarsılmaz bir imana sahip olmaktan, Onun emir ve yasaklarını uygulamaktan, her an Yüce Allaha hamd ve şükretmekten, yaptığı her işte Onu hatırlamaktan ve Onun rızası gözetmekten/ aramaktan/ öncelemekten” geçer.

Sonuç olarak, sağlam muhakeme ışığında eleştirel düşünen, Kurân-ı Kerîmin ilkelerini özümseyip yaşayan, Hz. Peygamberin sahih sünnetinin özünü, ruhunu ve maksadını kavrayan ve samimiyetle Yüce Yaratıcısına dua edip ondan isteyen birisi sahte tarikatların ve terör örgütlerinin pençesinden kurtulabilir. Bütün bunları yapmak yerine kendisini uyaranlara höykürenlerin/ sataşanların/ iftira atanların/ ölümle tehdit edenlerin varacağı yer; şeytanın ve şeytanlaşmış adamların karargâhı olan cehennemden başkası değildir. Öyleyse böylelerine şu gerçeği bir kez daha hatırlatmakta yarar vardır: “Yaşasın zalimler için cehennem!!!” (30.09.2016)

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Emin SEYHAN                      

Kafkas Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üye

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar