Reklam
Yrd.Doç.Dr.Ahmet Emin SEYHAN

Yrd.Doç.Dr.Ahmet Emin SEYHAN

Neyi Savunduğunu ve Kimin Peşinden Gittiğini Bilmeyen Sefihtir

24 Şubat 2018 - 01:09

Günümüzde bazı kimseler, neyi savunduklarını bilmeden körü körüne her yalan habere inanmakta, üretilen maksatlı dedikoduları her yerde yaymakta, böylece günahlarının katlanarak artmasına neden olmaktadırlar ki bu, tam bir sefihliktir. Oysa aklı başında bir mü’min, kendisine bir haber ulaştığında onun doğruluğunu araştırmak ve ondan sonra gereğini yapmakla mükelleftir. Âyeti birlikte okuyalım.

“Ey iman edenler! Size bir fasık (yoldan çıkmış/ günaha batmış/ sefihin biri) bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu (etraflıca) araştırın (ciddi ve güvenilir deliller isteyin).” (Hucurât, 49/6)

Görüldüğü üzere samimi mü’minler her zaman bu Kur’ânî ilkeyi hatırda tutmak ve bunu hayatlarının merkezine yerleştirmek zorundadırlar. Ancak ne acıdır ki müslümanların ekserisi sanki bu âyet hiç nazil olmamış gibi yaşamaya devam etmektedir.

Ne demek istediğimizi örnekler vererek açıklayalım ki bazı müfteriler ile onlara inanan sefihler bundan sonra çok daha dikkatli olsunlar ve her yalan haberi sağda solda yaymaktan vazgeçsinler.

Mesela bir âlim, uzun emek vererek ulaştığı bir içtihadı/ görüşü/ düşünceyi yazdığı kitabında veya ilmî makalesinde ortaya koyuyor, kendisinin öyle düşündüğünü sempozyum, panel veya konferansta delilleriyle açıklıyor. Bütün bu yazdıkları kitaplarda, söyledikleri ise videolarda kayıt altına alınıyor. Ama birtakım tuhaf adamlar bu görüşten/ fikirden rahatsız oluyor ve söz konusu âlimi itibarsızlaştırmak ve milletin gözünden düşürmek için derhal bir karalama kampanyasına girişiyorlar.

Maalesef büyük çoğunluk, “tezgâhları dağılacak bu müfterilerin/ din bezirgânlarının/ merdiven altı din tüccarlarının/ şarlatanların/ din alıp din satanların” dolduruşuna geliyor, maksatlı habere hemen inanıyor, yanlış karar alabiliyor, şeklen müslümana benzeyen ama ruhen İslam’dan uzak hayat yaşayan bu aşağılık heriflerin tuzaklarına düşebiliyor.

 Örneğin bir İslâm âlimi, toplumda yaygın, baskın ve egemen olan “şefaat algısını” eleştiriyor, bunun yanlışlığına vurgu yapıyor, gerekçelerini maddeler halinde sıralıyor, şefaatin nasıl anlaşılması gerektiğini delilleriyle ortaya koyuyor ve mü’minleri uyarı vazifesini yapıyor. Ancak yanlış şefaat anlayışı üzerinden kurdukları ve insanları sömürdükleri tezgâhlarının dağılacağını fark eden hoca kılıklı soytarılar derhal harekete geçiyor ve o âlimin içtihadını/ düşüncesini/ görüşünü eleştirmek ve çürütmek bir yana ona hakaret etmeyi tercih ediyor ve hiç Yüce Allah’tan korkmadan “Adama bak, şefaat yok dedi, şefaati inkâr etti!” şeklinde bir kara propaganda yürütüyor. Oysa adı geçen âlim, şefaatin var olduğunu, ama âlimler tarafından yanlış anlaşıldığını, topluma yanlış anlatıldığını, Kur’ân’da şefaatten bahseden âyetler olduğunu, Hz. Peygamber’in de bazı sözlerinde şefaati açıkladığını, ancak sahih hadislerin arasına pek çok uydurma hadisin de girdiğini, bu mevzû hadisler üzerine bina edilen şefaat anlayışının mü’minlerin din tasavvurlarına çok ciddi zararlar verdiğini ve bu hatadan dönülmesi gerektiğini söylüyor. Dolayısıyla bu konuda karar verecek olanların her iki tarafın söylemlerini iyice araştırmadan alelacele kara propagandalara inanmamaları ve gerçeğin peşinde olmaları icap eder. Aksi halde hem yanlış şefaat anlayışı nedeniyle din algıları kirletilir hem de kendilerini uyaran âlimi itibarsızlaştırdıkları için kul hakkı ihlali nedeniyle ahiret günü müflislerden olurlar.

Aynı şekilde bir İslâm âlimi, toplumda yaygın, baskın ve egemen olan “yanlış cin/ şeytan anlayışını” eleştiriyor, gerekçelerini maddeler halinde sıralıyor, cin/ şeytan konusunun nasıl anlaşılması gerektiğini delilleriyle ortaya koyuyor ve mü’minleri uyarı vazifesini yapıyor. Ancak yanlış cin anlayışı üzerinden kurdukları tezgâhlarının dağılacağını fark eden şarlatanlar derhal harekete geçiyor ve o âlimin içtihadını/ düşüncesini/ görüşünü eleştirmek ve çürütmek bir yana ona hakaret etmeyi tercih ediyor ve hiç Yüce Allah’tan korkmadan “Adama bak, cinler yok dedi, cinleri inkâr etti! Şeytan yok dedi!” şeklinde bir kara propaganda yürütüyor. Oysa adı geçen âlim, akıl ve sorumluluk sahibi cinlerin var olduğunu, onların da başka bir evrende imtihan edildiğini, trilyonlarca ışık yılı uzaklıkta yaşadığını, dünyaya gelebilmeleri ve insanlarla iletişim kurabilmelerinin imkânsız olduğunu,  asırlardır “âlimlerin” cin/ şeytan konusunu yanlış anlayıp anlattığını, Kur’ân’da cinlerden/ şeytanlardan bahseden âyetler olduğunu, Hz. Peygamber’in de bazı sözlerinde cinleri/ şeytanları açıkladığını, ancak sahih hadislerin arasına pek çok uydurma hadisin de girdiğini, bu mevzû hadisler üzerine bina edilen cin/ şeytan anlayışının mü’minlerin din tasavvurlarına çok büyük zararlar verdiğini ve bu hatadan dönülmesi gerektiğini söylüyor. Bu nedenle karar verecek olanların her iki tarafın söylemlerini iyice araştırmadan alelacele kara propagandalara inanmamaları ve gerçeğin peşinde olmaları icap eder. Aksi halde hem yanlış cin/ şeytan anlayışı nedeniyle din algıları kirletilir hem de kendilerini uyaran âlimi itibarsızlaştırdıkları için kul hakkı ihlali nedeniyle ahiret günü müflislerden olurlar.

Aynı şekilde bir İslâm âlimi, toplum tarafından yanlış anlaşılan “kabirde azap” konusunu eleştiriyor, kabirde azap görüleceği iddiasının yanlışlığına vurgu yapıyor, gerekçelerini maddeler halinde sıralıyor, kabir azabının nasıl anlaşılması gerektiğini delilleriyle birlikte ortaya koyuyor ve mü’minleri uyarı vazifesini yapıyor. Ancak yanlış kabir anlayışı üzerinden kurdukları tezgâhların dağılacağını fark eden merdiven altı din tüccarları derhal harekete geçiyor ve o âlimin içtihadını/ düşüncesini/ görüşünü tenkit etmek yerine ona hakaret etmeyi tercih ediyor ve hiç Yüce Allah’tan korkmadan “Adama bak, kabir azabı yok dedi, kabirdeki azabı inkâr etti!” şeklinde bir kara propaganda yürütüyor. Oysa adı geçen âlim, kabir azabının olduğunu, bunun cahiller tarafından yanlış anlaşıldığını ve anlatıldığını, azabın bedene değil ruha olacağını, bu azabın tıpkı bir rüya gibi anlaşılması gerektiğini, Kur’ân’da kabirdeki azaptan bahseden âyetler olmadığını, Hz. Peygamber’in konuyla ilgili sözlerinin yanlış anlaşılıp aktarıldığını, bu konuda pek çok uydurma hadisin olduğunu, kabirde azap anlayışının mevzû hadislerin gölgesinde şekillendiğini ve bunun da mü’minlerin din tasavvurlarına çok büyük zararlar verdiğini ve bu hatadan dönülmesi gerektiğini söylüyor. Dolayısıyla karar vericilerin her iki tarafın söylemlerini iyice araştırmadan alelacele kara propagandalara inanmamaları ve gerçeğin peşinde olmaları icap eder. Aksi halde hem yanlış “kabirde azap” anlayışı nedeniyle din algıları kirletilir hem de kendilerini uyaran âlimi itibarsızlaştırdıkları için kul hakkı ihlali nedeniyle ahiret günü müflislerden olurlar.

Benzer şekilde bazı âlimler/ mütefekkirler, toplumsal değişim ve dönüşümün yaşandığı modern zamanlarda müslümanların İslam’ı nasıl yaşayacaklarını ve dinlerini nasıl muhafaza edeceklerini anlatıyor, toplumda gördüğü yanlış din algılarını eleştiriyor, gerekçelerini maddeler halinde sıralıyor, modern zamanlarda dinin nasıl anlaşılması gerektiğini delilleriyle birlikte yazıyor/ anlatıyor ve mü’minleri uyarı vazifesini yapıyor. Ancak geçmişi körü körüne taklit eden/ kutsayan ve her yeni düşünceyi susturmaya çalışan yobazlar derhal harekete geçiyor ve o âlimin görüşünü eleştirmek yerine ona hakaret etmeyi tercih ediyor ve hiç Yüce Allah’tan korkmadan “Adama bak! Modernist! Sapık! Batının uşağı! Modernleşelim diyor, Batılılaşalım diyor! Zındık! Kâfir!” şeklinde bir yaygara kopartabiliyor. Oysa adı geçen “geleneğe bağlı ama gelenekçilik yapmayan âlim”, “Modern dönemlerde İslâm’ı nasıl yaşarız ve dinimizi nasıl muhafaza ederiz” düşüncesinde olduğunu, Batılılaşmayı/ modernleşmeyi savunmadığını, bu şartlar altında mutlaka yapılması gerekenler olduğunu, aksi halde ortaya çıkan yeniliklerin İslâm’a uygun hale getirilmediğinde mü’minlerin din tasavvurlarının zarar göreceğini, gençlerin ateizme veya deizme savrulacağını, bu hatadan vazgeçilmesi gerektiğini söylüyor. Bu nedenle karar vericilerin her iki tarafın söylemlerini iyice araştırmadan alelacele kara propagandalara inanmamaları ve gerçeğin peşinde olmaları icap eder. Aksi halde modernleşmenin getirdiği problemlere kayıtsız kalmanın bedelleri ağır olur, doğru çözümler üretilemediği için hem müslümanların din algıları kirletilir hem de kendilerini uyaran âlimi itibarsızlaştırdıkları için kul hakkı ihlali nedeniyle ahiret günü müflislerden olurlar.

Sonuç olarak, ortada bir iddia varsa her iki tarafı da dinlemeden hüküm vermek son derece yanlıştır. Tarafların yazdıklarını okumadan, anlamadan etraflıca değerlendirme yapmadan yorum yapmak vebaldir. Bu bakımdan aklı başında bir mü’min, kendisine ulaşan haberin doğruluğunu araştırmak, acele karar vermemek ve dolduruşa gelmemek zorundadır. Dolayısıyla ilk önce bu yalan haberi dolaşıma sokan “mübarek zatın (!!!)/ şeyhinin/ dostlarının/ arkadaşlarının delillerine bakmak, çözümlemeler yapmak, daha sonra ise suçlanan âlimin delillerini incelemek, Kur’ân ve sünnetin ilkeleri ışığında kararını vermek, haklının yanında yer almak ve ona destek olmak durumundadır. Müflislerden olmak istemiyorsa yapması gereken sadece budur. (23.02.2018)

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Emin SEYHAN                     

Kafkas Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar